play_arrow

Bilgi Felsefesi

Bilgi Felsefesi: Akımlar – Kuşkuculuk

Bilal A. Mayıs 24, 2020 112


Background
share close

“Pireneler’in bu tarafında doğru olan, öbür tarafında yanlıştır.”

Pascal

Bilgi Felsefesi – Akımlar

  • Bilgi felsefesinin temel akımları dogmatizm, kuşkuculuk, empirizm, rasyonalizm, sezgicilik, pozitivizm ve pragmatizm olarak sıralanabilir.
  • Epistemolojik bağlamda dogmatizm bilginin imkânını olumlayan, kuşkuculuk ise bilginin imkânını farklı açılardan reddeden akımdır.
  • Felsefede empirizm ve rasyonalizm tartışması daha çok bilginin kaynağına ve sınırlarına dair bir tartışma olarak okunabilir. Sezgicilik ise hem algının ve hem de aklın yanıltıcı olduğunu, doğru bilginin kaynağının dolaysız sezgi olduğunu savunur.
  • Pozitivizm (olguculuk) olguları açıklamak için başvurulan her türden teolojik ve metafizik nedeni yadsırken olguları yine olgulara dayanarak bilebileceğimizi iddia eder.
  • Pragmatizm ise bilginin doğruluğu ve geçerliliğini pratik yaşamda arayan, bilgiyi bu bağlamda temelde bir yarar, araç ya da işlev olarak alan bir epistemolojik yönelime işaret eder. (3)

Dogmatizm ve Kuşkuculuk

  • Bilginin tanımı gereği “doğru” olduğunu düşündüğümüzde bizim gerçekten bir şeyleri bilip bilemeyeceğimiz sorusu da gündeme gelir. Gündelik deneyimlerimiz de biz sık sık başlıca bilgi kaynağımız olan duyularımızın yanıldığını gösterir. (2) Yanılgıyı bir çok senaryolarda ele alabiliriz.
  • Mesela şu anda biz bilgisayarlarımızın ekranlarına bakarak bir şeyler okuyoruz. Yaşadıklarımızı da gerçeği gösteren bir algı olarak yorumluyoruz. Fakat pekâlâ bir saniye sonra yatakta gözlerimizi açabilir ve bunların aslında bir düş olduğunu fark edebiliriz. Şimdi bu düşü müthiş bir buluş yapan bir bilim insanının başına geldiğini düşünelim; sonuç daha vahim veya daha büyük bir hayal kırıklığı olabilir.
  • Sonuç olarak biz, kimi zaman algımızın bizi aldatabildiği bilinciyle her şeyden sürekli kuşku duyabiliriz. (5)
  • Yanılgılar kişisel olmak zorunda da değildir. Kimi zaman toplumsal ve kurumsal yanılgılarla karşılaşırız. Örneğin bilim tarihi, geçmişte insanların doğru kabul ettiği bir çok bilimsel görüşün artık doğru olmadığını gösteriyor. (2)
  • Bu sorun -benzeri veya farklı senaryolarda- elbette bilgi felsefesinin inceleme konusudur. Bu sorunu felsefe içerisinde ele aldığımızda “nereye kadar bilebiliriz?” veya “herhangi bir şeyle ilgili gerekçelendirilmiş bir inanca sahip olabilir miyiz?” sorularını doğurur. (1)

Tanımlar

  • Gündelik anlamlarıyla dogmatizm ve kuşkuculuk, bireyin kişisel yaşantısının içeriğiyle ilgilidir. Dogmatik insan, belli bir görüş ya da ideolojiye ‘körü körüne’ inanan, en ufak bir kuşku kırıntısına yer vermeksizin, somut koşulları, zaman ile mekânın özgül koşullarını göz önüne almaksızın, yani eleştirmeden ve sorgulamadan, olduğu gibi inanan kişidir. (7)
  • Kuşkucu insan ise bu gündelik ve bireysel kişiliğinin kaygıları bağlamında çevresine temkinli ve güvensiz yaklaşan kişidir. (3)
  • Felsefi bağlamda ise dogmatizm, genel olarak bilginin ya da daha tam bir dile getirişle doğru bilginin gerçekliğine olan inancı ifade eder. (3)
  • Yunancada “gözlemek”, “incelemek” anlamına gelen “skeptesbeia” sözcüğünden türetilmiş kuşkucluk (septisizm) terimi, yerleşik felsefe dilinde, kesin bir tutum almamayı, en son bir yargıya varmamayı ilke edinmiş, bütün değerlerden, inançlardan, bilgi savlarından ilkece kuşku duymanın doğruluğunu savunan felsefe anlayışıdır. (7)
  • Kuşkuculuk, bilginin imkânsız olduğunu, hiçbir şeyin bilinemeyeceğini, insan zihninin kesin hiçbir doğruya ulaşamayacağını öne sürer. (1)

Kuşkuculuğun Çeşitleri

  • Bilginin iddialarına meydan okuyan kuşkuculuğun, biri (a) genel, diğeri (b) lokal ya da kısmi ve yine biri (c) bilgiyle diğeri (d) inançla ilgili olan ayrı türlerinden söz etmek mümkündür. (1)
  • Radikal kuşkuculuk olarak da bilinen genel septisizm (a) bilginin hiçbir yer ya da alanda, hiçbir şekilde mümkün olmadığını öne sürer.
  • Lokal kuşkuculuk (b) sözgelimi metafiziksel bilgi türünden bazı bilgi türlerinin veya başka zihinler türünden belli birtakım şeylerin bilgisinin imkânsız olduğunu öne sürer.
  • Bilgi septiği (c) bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığını savunur ve bu iddiasını bütün bilgi imkânları için geçerli genel bir iddia olarak ortaya koyar. Bazı durumlarda sadece bazı bilgi alanları için geçerli bir iddia olarak da öne sürebilir.
  • İnanç septiği (d) bizim herhangi bir inanca sahip olma hakkımızın bulunmadığını, hiçbir inancın bir diğerinden daha iyi olmadığını savunur. İnanç septiği, iddiasını din veya ahlak alanıyla sınırlayabilir.

Tavır Olarak Kuşkuculuk

  • Öncelikle bir tavır olarak kuşkuculuk felsefi etkinliğin özünü oluşturur. (4) Zaten felsefenin en önemli özelliklerinden biri eleştirici olmasıdır. Felsefe de Yunan dünyasında o zamana kadar mevcut olan dinsel-mitolojik dünya görüşünün bir eleştirisi olarak başlamıştı. (2)
  • Felsefeye gönül vermiş ve felsefeyle uğraşan kişi olarak filozof, sıradan gündelik yaşamın acil ve pratik tavır gerektiren temposundan kopabilme, kendisine sunulan düşünce ve değer yargılarını kuşkuyla karşılayıp sorgulayabilme becerisine sahip olmalıdır.
  • Bir tavır olarak kuşkuculuk gündelik ya da sıradan anlamıyla dogmatizmin, yani dile getirilen görüş ve inançlara sorgusuz sualsiz körü körüne taraf olmanın panzehiridir. Sokrates’in kendi döneminin sıradan Atinalılarının yeterince sorgulanmamış görüşlerine ve önyargılarına karşı kuşkucu ve eleştirel duruşu, felsefe tarihi bağlamında iyi bir örnek oluşturmaktadır. (3)
  • Kant da bu tavrı “gerekçeleri, temelleri olmadığı sürece herhangi bir görüşü, iddiayı kabul etmeme tavrı olarak tanımlar.
  • Fakat “tek bir şey biliyorsam o da hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrates de bu tavrı, bu kuşkucu tavrı sonuna kadar sürdürmez. Filozof olgu olaylara şüpheyle yaklaşarak bahse konu olgu ve olaya ilişkin şüpheleri ortadan kaldırmaya çalışır; kendisinden şüphe edilmesi mümkün olmayan kesin bilgiyi arar. (2)

Yöntem Olarak Kuşkuculuk

  • Bir yöntem olarak kuşkuculuk, kuşkuyu bir amaç, bir hedef olarak değil de bir araç olarak ele alır. Felsefe tarihi bağlamında yöntem olarak kuşkuculuğun en tipik ve iyi örneği, bilindiği üzere ünlü Fransız filozofu Descartes’tır. Descartes’a göre kuşkuculuk ya da genel olarak kuşku öyle bir yöntemdir ki, kendi karşıtı olan kesin ve açık seçik bilgiye ulaşmamıza olanak verir. Kuşku kuşkulanan öznenin varlığının dolaysız sezgisine işaret eder. (3)
  • Descartes’a göre böyle bir aşırı kuşkunun sonucunda yaşanan iç aydınlanma, düşünen öznenin kendi varoluşuna yönelik sezgisine dayanan kesin bilinç durumu, tüm felsefi akıl yürütmenin de asıl başlangıç noktası olmalıdır. (3)
  • Bir diğer örnek de Gazali’dir. Allah’ın varlığını kabul etmeyen zındıkları (dehriler) araştırmak ve onların argümanlarına çalışan Gazali bir yandan onların eleştirilerine cevap vermek diğer yandan da acaba sadece ailesi onu Müslüman olarak yetiştirdiği için mi Müslüman olmuştur sorgulamasını yapmak ister. Fakat felsefe eğitimi almamış Gazali’nin önce felsefe (bilim) öğrenmesi gerekir ve amacı açıktır:

“Öncelikli olarak bilmem gereken husus, şu eşyanın hakikatinin ne olduğunu öğrenmemdir. O halde ilim/bilgi denen şeyin gerçekte temeli nedir, bir hakikat olarak nereye varıp dayanır?” (6)

Gazali

  • Bu araştırma ve niyetinin amacı kesin bilgiye ulaşmaktır elbette:

“Bu çabaların neticesinde anladım ki kesin bilgi; bilinen, bildiğimizi sandığımız şeylerden hareketle, o şeyleri hiçbir kuşkuya yer vermeyecek derecede açık seçik olarak ortaya koymaktan ibaret olması, herhangi bir yanılgıya, bir vehme de yer bırakmaması gerekir.” (6)

Gazali
  • Felsefe çalışmalarında duyularına ve aklına olan güveni sarsılan Gazali sonunda kurtuluşu bulur fakat bu bizim pek de anlamayacağımız, en azından aktarılamayacak bir kurtuluş; bir çeşit mistik bir deneyimdir:

“Bu defa bunun tedavisi için çabalamaya başladım ama bu öyle kolay olmadı. Çünkü elde bir delil olmadan o kuşkuları önlemek mümkün olmuyordu. (…) Bendeki bu hal, Rabbim benim bu hastalıktan kurtarıp, nefsim de sağlığına kavuşana ve normal halime dönene dek devam etti. (…) Bunlar ortaya bir delil koymak suretiyle, bir cümle kurmak yoluyla sağlanmış olmadı. Aksine bu sonucu, yüce Allah’ın kalbime attığı bir ışık ve nur sayesinde öğrenebildim.” (6)

gAZALİ
  • Aşırı kuşkucu filozoflar ise her türden doğru bilginin olanağına karşı inançsızdırlar ve kuşku içindedirler. Kuşku hem başlangıcı ve hem de sonucu oluşturur. Bilginin imkânı ve kesinliğine dair hiçbir akıl yürütme ya da genel olarak düşünme pratiği, bu düşünürlere ikna edici görünmez.
  • Nesnel ve genel geçer bilginin imkânına dair kuşkucu filozoflara örnek olarak Protagoras ve Gorgias gibi Sofistlerle, Piron, Karneades, Sextus Empiricus gibi diğer aşırı kuşkucu filozoflar gösterilebilir. (3)

Kuşkucu Argümanlar

  • İnsanın kesin bilgiye ulaşamayacağını gösteren argümanların neredeyse tamamı Antik Yunan felsefesinde, Septikler tarafından dile getirilmiştir. Modern septikler de bu okuldan beslenir. (1)
Görüşlerin çelişmesi argümanı:
  • Sofistler tarafından dile getirilen bu argümana göre filozofların görüşleri birbirleriyle çelişir; dolayısıyla aynı konuda öne sürülen bu uyuşmaz ve çelişik argümanlardan mutlak bilgiye erişmek mümkün değildir. (1)
  • Sofistler farklı insanların birbirlerine karşı görüşler savunduğunu, farklı değerleri benimsediğini görmelerinin bir sonucu olarak hiçbir şeye inanmaz olmuşlardı. Benzer tavrı modern çağda Montaigne ve Pascal da sergileyecektir. (1)
Görelilik argümanı:
  • “Her sorunun birbirine karşıt iki yanı olduğunu” öne süren Protagoras bu görüşün ilk temsilcisidir. “İnsan her şeyin ölçütüdür” deyişiyle Protagoras’a göre algılar kişiye göre farklılık gösterir ve her algı doğrudur.
  • Hafif esen bir meltemde üşüyen de terleyen de haklıdır. Bir tür epistemolojik perspektivizm olan bu görüşe göre şeyleri algılamanın birden fazla yolu vardır.
  • Nesnelere ilişkin bilgilerimiz içinde bulunduğumuz koşullar tarafından belirlenir; bilgi, bu durumlara bağlı olarak değişkenlik gösterir.
  • Sonuç olarak nesnel doğrular yoktur, sadece birbirinden tümüyle farklı öznel görüşler vardır; yani mutlak bilgi mümkün değildir. (1)
Hata ihtimali argümanı:
  • Bu hatalar; duyularımızın bizi yanıltması, bilginin nesnesinin doğası ve hipotezle delil veya inançla kanıt arasındaki mantıksal ilişkideki hatalar olarak sıralanabilir. (1)
  • Herakleitos ve Parmenides’ten beri duyularımızın bizim yanıltabildiği düşüncesine aşinayız.
  • Bu hataların bir çeşit listesini de yine Septiklerde görmüştük. Ainesidemos ve Sextus Empirikus bunları öne çıkararak antik kuşkuculuğun çerçevesini çizmişti. Duyulara güvenmemeyi Descartes da sağduyunun bir gereği olarak belirtmiştir. (1)
  • Birçok düşünür duyuların bizi sadece görünüşe götürdüğünü söyler. Görünüşler de sürekli olarak değişip algılayana göreli olduklarından, nesnelerin gerçek doğasına hiçbir zaman ulaşamayız. Bir nesnenin renginin farklı ışıklarda farklı renkler alması, bir cisme farklı açılardan bakarken onu farklı algılamamamız, bir nesnenin zaman içinde değişmesi veya bozulması gibi olgular nesnelerin bize her zaman doğru bilgiyi vermediğini gösteriyor.
  • Modern çağdan beri nesneleri niteliksel değil niceliksel, yani ölçülebilir matematiksel değerler olarak ifade etmeye çalışıyoruz. Havanın sıcaklığını “mont giymeyi gerektirmeyecek kadar sıcak” demek yerine “17 derece” olarak ifade ediyoruz. Ya da sevdiğimiz bir arabanın rengini “mercan yeşili” yerine birkaç haneli renk kodları ile ifade ediyoruz: en azından teknik servislerde.
  • Bir diğer hata nedeni sahip olunan inançlar ile mevcut kanıtlar veya geliştirilen hipotezler ile deliller arasında ortaya çıkan mantıksal boşluktur. Örneğin “güneş yarın da doğacak” hipotezinin doğruluğunu kanıtlayacak hiçbir delile sahip değiliz. Ya da Russell’ın söylediği gibi sahip olduğumuz hiçbir delil “dünyanın sadece beş dakika önce yaratıldığı” hipotezini geçersiz kılmaz.
İspatın İspatı
  • Doğru, “kölelerin vücuduna vurulan ve onları sahiplerinden kaçtıkları zaman tanımaya yarayan bir damgaya” benzemediği için hiçbir önermeyi delil veya ispatı olmadan kabul etmememiz doğal ve gerekli olandır fakat iddiaları kanıtlamak için getirilen ispatların da kanıtlanmaya ihtiyacı vardır ve bu durum sonsuza kadar geriye gider.
  • İsmimizin ne olduğu sorusuna bile sonsuza kadar geri giden bir anlatı, sonsuz sayıda kavram, olgu, olay, zamanla ilişkilendirmek anlamına gelecektir. Öyle ki en ufak bir şeyi bilmek, evrene dair her şeyi kusursuz bilmek anlamına gelmek zorundadır. Hiçbir şeyin bütününü de bilmeyeceğimiz, her durumda sonsuzca geriye gidişe mahkûm olduğumuz için de hiçbir şeyi bilemeyiz.
  • Sonsuzca geri gidişin yol açtığı güçlüğü aşmanın tek yolu, bir şeyleri ispatlamadan doğru kabul etmektir.
  • Bu da bizi başka bir kısır döngüye götürür. A’nın doğru oluğunu ancak B’nin doğru olduğunu varsayarak kanıtlayabilirim; B’nin doğruluğunu ise A’nın doğru olduğunu farz ederek kabul edeceğim. Hem kısır döngülerden sakınarak akıl yürütmenin mümkün olmadığını da kabul etmiş oluyoruz.
  • “Aklımın değerini ispatlamak için, akıl yürütmem, yani değeri şüpheli olan şeyi, eşdeyişle akılımı kullanmam gerek” örneğindeki gibi sürekli bir kısır döngü içerisine gireriz ve bu argümana karşı tatmin edici bir yanıtımız yoktur.

Bilginin Sınırları

  • Buradaki temel sorun, öznenin kendi dışındaki nesneleri gerçekte olduğu şekliyle bilip bilemeyeceği sorunudur. Bu sorun aynı zamanda özne dışında bir gerçeklik olup olmadığı sorunudur.
  • Bu soruna epistemolojik realizm ve epistemolojik idealizm başlıkları altında yanıt arayacağız.

Epistemolojik Realizm

  • Bu düşünceye göre evet biz nesneyi olduğu şekliyle biliriz. Bu realizm türüne göre, her şeyden önce bilen özneden değil de varlıktan yola çıkar ve insandan bağımsız bir dış gerçekliğin bulunduğunu söyler.
  • Doğal olarak bu düşünceye göre akıl dış gerçekliğin aynasıdır ve kendi dışındaki varlığı, gerçekte olduğu şeyiyle bilir.

Epistemolojik İdealizm

  • Bu görüş de dış gerçekliği gerçekte olduğu şeyliyle değil, bize göründüğü şeyliyle bilebileceğimizi iddia eder. Bu görüş de tek bir şekilde savunulmaz.
İçkin Epistemolojik İdealizm
  • Berkeley, insan zihninin bilme sürecinde ancak kendi zihin içeriklerini bileceğini ve dolayısıyla zihninin dışına çıkamayıp, onun sınırlı kalacağını söyler. İçkin epistemolojik idealizm diye sınıflandırılan bu görüşe göre mesela okumakta olduğum kitabın açık bir sayfasına baktığım zaman gördüğüm şeyin, üzerine siyah sözcüklerden oluşan satırların yazılı olduğu, dikdörtgen şeklinde bir kâğıttır.
  • Gördüğüm şey, diğer yüzüyle birlikte sayfanın bizatihi kendisi olmayıp, benim algısal donanımıma bağlı olan bir izlenimdir. Miyop ya da renk körü birinin aynı nesneye bakarken farklı algıladığını da düşünürsek nesnenin bilen özneye tabi olduğunu, insanın bilgide kendi öznel izlenimlerini, zihinsel temsil veya zihin içeriklerini aşamayacağı sonucuna varabiliriz.
  • Berkeley buradan hareketle, “var olmak algılanmaktır” diyerek sistemini tutarlı bir şekilde ele alır.
Transandantal epistemolojik idealizm
  • Kant da Berkeley gibi bilginin sınırlı olduğunu ve öznenin bildiği şeyin nesnenin bizatihi kendisi değil, algısal deneyimin konusu olan şey, yani fenomen olduğunu söyler. Transandantal epistemolojik idealizm denen bu görüş felsefede adeta bir devrimdir. Kant’tan önce filozoflar bilgide insan zihni ya da aklının bilinen nesneye uyduğunu, onu yansıttığını kabul ediyordu.
  • Bunun bilgide çözümsüz birtakım problemlere yol açtığını savunan Kant, hipotezi değiştirerek, insan zihninin bilginin nesnesine değil de, nesnenin insan zihnine uyduğunu söyler.
  • Kant’a göre, deneyde bilen özne, tamamen pasif, sadece bir alıcı durumda değildir. Burada akla kurucu bir rol yüklenir. Bilginin nesnesi olarak fenomen, zihinden bağımız bir nesne değildir ve insan zihni tarafından inşa edilir, tasarlanır.
  • Öznenin bilgisi büyük oranda deneyime dayanır. Bilgiye yapılan formel katkıyı (tasarım) ise akıl sağlar. (3) Aklın bu formel katkısı, onun kendisinde var olan, doğuştan getirdiği a priori kavram ve kategoriler yardımıyla olur. Bu formalar uzay ve zamandır. Bu formlar inanın dış dünyadan, deneyden aldığı tasarımlar değildir; tersine insanın deneye eklediği, kattığı, deney malzemesini kendilerine göre düzenlediği düzenleyici kalıplardır. (2)
Kategoriler
  • Zihin, duyarlığın düzenleyici formlarıyla, yani zaman ve uzayla kendisine bir ilk biçim verilmiş olan deney malzemesini ikinci defa ve bu kez Kant’ın aklın kalıpları veya kategoriler dediği şeylerle bir işlemden geçirerek bilgiyi meydana getirir. (2)
  • Bu kategoriler Aristoteles’ten de bildiğimiz kategoriler olup dört sınıfta toplanır ve on iki adettir. Aristoteles kategorileri ontolojik olarak incelerken Kant bunları epistemolojik olarak ele alır.
    • Niceliğe göre: birlik, çokluk, tümlük (bütünlük).
    • Niteliğine göre: gerçeklik, olumsuzluk, sınırlılık.
    • İlişkilerine/bağıntısına göre (görelik): töz (cevher ve ilinti), neden (nedensellik ve bağımlılık), birliktelik (ortaklık veya karşılıklı eylem).
    • Kipliğine/Modelitesine göre: olanak (imkan ve imkansızlık), varoluş (varolma ve varolmama), zorunluluk (zorunluluk ve olumsallık)
  • Bu da insanın deneyden gelen algıları, kavram ve kategorileriyle kendisinin inşa ettiği veya tasarladığı şeyleri, kendisine görünen ve aklıyla kavrayabildiği şekliyle bilebildiği anlamına gelir. İnsanın bir anlamda inşa ettiği, kendisine yapı kazandırdığı bu varlığa fenomen der Kant. Özenin bilgisi de bu fenomenle sınırlıdır. (1)
  • İnsan zihinsel yapısına uygun düşmeyen şeyleri, algılayamadığı ve bu yüzden kendisinden bağımsız olan şeyler olan numenleri (kendinde şey) bilemez.
  • Geleneksel metafizik, yani bu tür varlıkları bu şekilde ele alan felsefe disiplin, bilimsel olarak mümkün değildir sonucuna varıyoruz. (2) Yani, metafizik bir bilim değildir ve biz bu tür varlıkları ciddi anlamda hiçbir zaman bilemeyiz.
  • Kant’ın yöntemsel şüpheciliğinin zihinsel yetilerimizin alanının sınırlamasından ibarettir. Bu tavrın sonraki temsilcileri de pozitivistler ve pragmatistler olacaktır. (2)

Akademik Şüphecilik-Negatif Dogmatizm

  • Akademik kuşkuculuk hiçbir şeyin bilinemeyeceği gerçeğinden başka hiçbir şeyin bilinemeyeceğini savunan bir görüştür. (Not: Bu ismin ikinci dönem akademik septiklerden geldiğini sanıyorum.)
  • Tabii bu mantıksal çelişki yarattığı için tutarlı değildir. Pironcular ise “hiçbir şey bilinemez; bu önerme dahil” diyerek daha tutarlı bir şüphecilik sergilerler.

Kuşkuculuğun Gerekliliği

  • Dogmatik bilgi ve inançların insanlık tarihi boyunca bir çok trajediye neden olduğu düşüncesi bile, bilgimize yönelik kuşkucu tavrın her zaman faydalı, gerekli ve hatta zorunlu olduğunu adeta bize dayatır.
  • Genç kadınların cadılık suçlaması ile engizisyon mahkemeleri tarafından yakılarak öldürüldüğü dönemlerde Montaigne “insanları varsayımlarımız için kızartmak, varsayımlarımıza çok yüksek değer biçmektir” diyerek kuşkuculuğun ne kadar da gerekli ve haklı bir tavır olduğunu göstermişti. (8)
  • Bu trajediler hala devam ediyor ve bunun önüne geçmek için kuşkuculuk belki de elimizdeki tek araçtır; çünkü kuşkuculuk engizisyon mahkemeleri kurmaz, her şeyden, her durumda, her zaman şüphe ederek doğru ve kesin bilgiye ulaşmak ister.
  • Aydınlanmamızın Gazali örneğindeki gibi tanrısal bir ışık aracılığı ile gerçekleşmesini beklememiz de gerekmiyor; Camus’nun dediği gibi “Düşüncenin haline ağlamak boşunadır. Onun için çalışalım yeter”.
KAYNAKLAR 

1- Felsefeye Giriş - Ahmet Cevizci
2- Felsefeye Giriş - Ahmet Arslan
3- Bilgi Felsefesi - Enver Orman
4- Felsefeye Giriş - Lokman Çilingir
5- Düşünceler ve Gerekçeler – Arda Denkel
6- Delaletten Kurtuluş - Gazali
7- Felsefe Sözlüğü – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun
8- Gayri Safi Fikirler Podcast

Etiketler:.

Rate it
Önceki bölüm

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı.

Bir Yorum Yazın

Mail adresiniz burada gösterilmeyecektir. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.