play_arrow

Bilgi Felsefesi

Bilgi Felsefesi: Akımlar – Rasyonalizm (Akılcılık)

Bilal A. Ağustos 6, 2020 80 5


Background
share close

“Felsefenin, yaşamış en eşsiz kafalar tarafından yüzyıllar boyunca işlenmiş olmasına karşın tartışmaya açık ve dolayısıyla kuşkulu olmayan tek bir şey bile kapsamadığını görünce, başkalarından daha iyisini yapabileceğimi umacak denli kibirli olmadım.”

descartes

Giriş

  • İnsanı diğer hayvanlardan ayıran niteliğin akılsal düşünme yetisi olduğu söylenir. Fakat insanın ayırt edici niteliği olan bilgi ve kültür birikiminin, bir soyutlama yetisi olarak düşünceye ve düşünceler arasında mantıksal çıkarımlar ve bağlantılar kuran akla dayandığı rahatlıkla söylenebilir. (3)
  • Organik doğamızın bir kazanımı olan duyu içerikleri, kendi başlarına bir değer ve anlam taşımazlar. İnsanın akıl yetisi insani olan her etkinlikte bulunmakta ve belirleyici bir rol oynamaktadır. (3)
  • Bilgi fenomeni daha önce de dile getirdiğimiz üzere bilen özneyle bilinen nesne arasındaki ilişkiye işaret etmektedir . Bilen özne bilme etkinliğinin vazgeçilmez ve zorunlu bir tarafı ve bileşenidir. Rasyonalizm bilen öznenin bilme etkinliğindeki etkin ve belirleyici rolüne vurgu yapar. (3)

Tanımlar

  • Latince ratio sözcüğünden gelen, bilginin güvenilir tek kaynağının us olduğunu savunan felsefe akımıdır. En genel anlamda ussal düşüncenin vardığı sonuçlara, usun verdiği yargılara sonuna dek inanma tutumu; usa aykırı gelen ya da usdışı öğeler içeren daha baştan yadsıma tutumudur. (6)
  • Akılcılık bilginin yegâne kaynağı ve sınama ölçütünün akıl olduğunu, onun malzemesinin temel ya da ilkel bir takım kavramlardan tümdengelimsel olarak türetildiğini öne süren görüş ya da tutumu ifade eder. (1)
  • Akılcılığın kökleri antik Yunan’da Parmenides ve Platon’a kadar geri gitse de günümüzde Descartes, Spinoza ve Leibniz tarafından icra edildiği şekliyle, modern usçuluk olarak bilinir.  (1)
  • Akılcılık (usçuluk), modern felsefenin bir genel niteliği olan rasyonalite (ussallık) ile karıştırılmamalıdır. Ussalık belirli bir dönem düşünün yaygın bir özelliğiyken, usçuluk, en azından modern çağ usçuluğuyla aynı dönem içinde filizlenen felsefe okullarından biridir. Bu açıdan usçuluğun rakibi olan deneyci okul da en az usçuluk ölçüsünde ussallığı temel alır. (5)
  • Ussallık (Rasyonalite): Ussal bakımdan geçerli us(akıl) yürütmeleri, sağlam kanıtlamaları niteleyen, usun varlığı ya da işleyişiyle belirlenmiş olup us yoluyla kavranmaya uygunluk gösteren, kendi içinde tutarlılık, yalınlık, düzenlilik ve mantıklılık sergileyen, gerçekliğin ancak us yoluyla bilinebilirliğini ilkelendiren, gidimli bir biçimde karşılaştırma, çözümleme, birleştirme yetisi taşımak anlamında her türden ussal olma durumunu anlatan felsefe kavramdır. (6)
  • Akılcılık, deneyciliğe tamamen karşıt olan bir yaklaşımı ifade eder; en azından modern versiyonuyla akılcılık, hiç olmazsa kimi düşünce ya da kavramların, hata bir takım ilkelerin doğuştan olduğunu savunur. (1)

Akılcılığın Gerekçesi

  • İlkçağ felsefesinde Platon’dan itibaren kararlı bir rasyonalist eğilim görmüştük. Sokrates’in de ifade ettiği gibi insan (ruh) dünyaya gelmeden önce her şeyin bilgisine (doğuştan) hakimdi ve bu dünyada öğrenme dediğimiz şey ise hatırlamadan (ve çıkarımdan) ibaretti.
  • Platoncu rasyonalizm Hristiyan teolojisi tarafından benimsendiğinden Skolastik felsefe ile modern çağa değin taşınmıştır. Biz de burada modern felsefenin kurucusu Descartes ve akılcılık üzerine konuşarak konuya açıklık getirmeye çalışalım. (5)

Descartes

  • Descartes’ın modern düşünce içinde felsefesini usçu bir temele oturmasının ana nedeni dini çevreyle iyi geçinme çabası veya aldığı skolastik eğitimden bir türlü kurtulamamış olması değildi. Descartes kuşkucu uslamlamaları sınırlamak çabası neticesinde akılcılığı benimsemiştir. (5)
  • Kuşkucu uslamlamalar deneyin bilgi verdiği iddiasını çürütmektedir. Onun deneyciliği onaylaması demek güvenilir bilgi diye bir şey bulunmadığını kabul etmek anlamına gelecekti. Descartes bunun yerine gerçek bilginin deneyden değil akıldan kaynaklandığını öne sürecektir.
  • Yoksa Montaigne’nin de belirttiği gibi imana sarılmak gerekecekti. (5)

Matematik ve Rasyonalizm

  • 17.yy filozofları matematiğe derin bir hayranlık beslemişlerdir. Doğa bilimlerindeki ilerlemeler de önemli bir payı olan matematiğin örneklendirdiği tümdengelim ya da çıkarımı, felsefeye uygulayarak bilimde kazanılan başarıyı orada da yinelemeyi ummuşlardır. (5)
  • Gerçeklik konusunda doğru bilgi veya araştırma yöntemi söz konusu olduğunda, akılcılar tümdengelimsel sistem idealini öne çıkarırlar. Çünkü akılcı bakış açısından, bilginin doğru ve zorunlu oluşu, ancak zorunlu olarak doğru olan öncüllerden başka doğru sonuçların çıkarsandığı tümdengelimsel bir sistemde gösterilebilir. (1)
  • Gerçekten de tümdengelimsel bir sistemin sadece öncüllerin sonucu gerektirmesini değil, fakat buna ek olarak, öncüllerin kendilerinin de zorunlulukla doğru olmalarını talep ettiğini düşünen akılcılar, doğallıkla bilginin yetkin örneği olarak matematiği öne çıkarırlar. (1)
  • Matematik, hemen bütün alanlara uygulanması gereken bir bilgi ölçütü temin etmekle kalmaz, felsefi argümanların nasıl oluşturulması gerektiğinin de bir örneğini sağlar. Bu yüzden mantıksal ve matematiksel kesinlik gerçek bilginin ölçütüdür. (1)
  • Bilim temele aldığı doğru önermelerden başka bilgileri nasıl çıkarıyorsa, felsefe de dizgesinin temeline koyacağı apaçık doğrulardan bilgi üretmeli, yeni bilgiler çıkarsamalıydı. Filozof için böylece elde edilecek, güvenilir bir bilgi yapısı olur; çünkü doğruluğu kesin önermelerden tümdengelimle çıkarsanacak önermelerin doğruluğu yine kesin olacaktır. (5)

Aklın Bilgi Üretmesi Mümkün Müdür?

  • Descartes’a göre apaçık doğrular doğuştan gelen ideler ve düşüncelerdir. Bu önermeler tanrı tarafından insan anlığına doğuştan önce yerleştirilmiştir ve insan bunlar anlığında olarak doğar. Avrupalıların ve Hintlilerin aynı matematiği keşfetmeleri, her insanda var olan tanrı düşüncesi veya sanısı ve Descartes’ın açıklayacağı “Ben”in varlığının bilgisi böyle bir doğuştan bilgilerdir. (5)
  • Rasyonalistler doğuştan düşüncelerin başlangıçta bilinçaltında kaldıklarını, bunların uyur ya da örtük durumda olduklarını söyler. Doğuştan ideleri bilince çıkaran, onları uyaran, algıdır Çocuk doğadaki nedensel ilişkileri gözlemledikçe her olayın bir nedeni olduğu düşüncesi anlığımızda giderek daha belirginleşir.
  • Örneğin küçük çocuklar ateşten duman çıkması nedenselliği gibi bir sonucu ilk görüşte “her şeyin bir nedeni vardır” gibi filozofça bir genellemeden yola çıkarak elde etmezler fakat bunlara tanık oldukça her olayın bir nedeni olduğu temel doğruluğuna dayanarak, bir arada algılanan bu olayların bir neden ve bir etki olduklarını saptar. Algının eksikliği doğuştan bilgiler ve us sayesinde böyle giderilir. (5)
Bilgilerimiz Doğuştan Olamaz!
  • Bu düşünce geçen program bolca konuştuğumuz John Locke tarafından eleştirilecektir çünkü bu iddiaları onaylamak demek deneyciliği olanaksız bırakmak anlamına gelir.
  • Locke, kimi düşüncelerin her insanda bulunmasının bunların doğuştan olmalarına kanıt sayılamayacağını vurgular. Kaldı ki evrensel olduğu öne sürülen pek çok düşünce gerçekte böyle değildir. Evrensel denen sayılar, tanrı gibi idelerde görüş birliği bulunamaz. Ahlak kuralları ise topluma ve zamanına göre değişiklik gösterir.
  • Locke doğruluğundan kuşku duymadığımız “aynı nesne aynı zamanda değişik yerlerde bulunamaz” gibi önermelerin varlığını reddetmese de kimse “var olan vardır” gibi önermelerden yeni bilgiler çıkarsayamamıştır der. Yeni bilgi deneyden gelir ve bunun en iyi kanıtı Newton’un çalışmalarıdır, der Locke. (5)

Düşünüyorum Öyleyse Varım

  • Descartes’ın deneyden gelen bilgiye kuşkuyla yaklaştığına serimizin başında ve program içerisinde değindik. Ona, diğer tüm bilgilerin kendisinden çıkarsayacağı apaçık bir bilgi gerekliydi. Bu bilgi de hemen herkesin duymuş olduğu “düşünüyorum, öyleyse varım” deyişinin ortaya konuşu olacaktır.

“Her şeyin yanlış olduğunu düşünmek istediğim sırada, bunu düşünen “ben”in zorunlu olarak herhangi bir şey olması gerektiğini gördüm. “Düşünüyorum öyleyse varım” doğrusunun kuşkucuların tüm aşırı varsayımlarıyla sarsılmayacak kadar sağlam ve güvenilir olduğunu belirlerken, bu doğruyu, araştırdığım felsefenin ilk ilkesi olarak hiçbir kuşkuya düşmeden alabileceğime karar verdim.”

descartes
  • Her şeyden şüphe eden birinin şüphe edemeyeceği tek şey “her şeyden şüphe eden kendisinin varlığı” olacaktır. “Ben” kavramından yola çıkan Descartes yine dönemin anlayışına pek uygun olarak “ruh” kavramına da ulaşır.

“Sonra, ne olduğumu dikkatle inceleyerek, hiçbir bedenim olmadığını, bulunabileceğim hiçbir dünya, hiçbir yer olmadığını varsayabileceğimi ama buna göre var olmadığımı varsayamayacağımı, tersine başka şeylerin doğruluğundan kuşkulanmayı düşünüyor oluşumdan var olduğum sonucunun apaçık ve kesin bir biçimde ortaya çıktığını, oysa düşünmeyi bıraksaydım tasarladığım tüm başka şeyler doğru olsalar bile varolduğuma inanma için elimde hiçbir neden bulunmadığını görerek, tüm özü ya da doğası düşünmekten başka bir şey olmayan ve varolmak için herhangi bir şeye gereksinimi olmayan, herhangi maddesel bir şeye bağımlı olmayan bir töz olduğumu anladım. Öyle ki bu ben yani kendisiyle neysem o olduğum ruh, bedenden tümüyle ayrıdır, hatta bedenden daha kolay tanınır ve beden olmadığında bile o kendisini olmaktan çıkmaz.”

descartes
  • Descartes doğa ve tanrı fikrine de yine “ben” kavramından ulaşacaktır.

“Böylece yetkinlik fikrinin gerçekten benim olmadığım kadar yetkin olan ve bende herhangi bir fikri bulunabilen tüm yetkinlikleri kendinden taşıyan bir doğa tarafından, yani bir sözcükle açıklamam gerekirse Tanrı tarafından bana konmuş (doğuştan geliyor) olması gerekiyordu.”

descartes
  • Descartes’ın yöntemine tüm bilgilere “ben” kavramından yola çıkarak ulaşması nedeniyle “öznel rasyonalizm” dendiğini ve bu öznellikten rahatsız olan Malebranche’nin onu Platoncu anlamda nesnel bir usçuluğa dönüştürdüğünü belirtelim ama bunun üzerinde sonra duralım.
  • Özetle, Descartes, tanrı, zihin ve madde kavramlarının, deneyim ve deneyimden yapılan soyutlama yoluyla kazanılmayıp doğuştan olduklarını öne sürer. Bu kavramlar her şeyden önce saf kavramlardır, yani duyumsal bir malzeme ihtiva etmezler; onlar birer imge veya tasarım olmadıkları gibi, duyu deneyiminin temsilleri de değillerdir. Tanrı ve zihin kavramları açısından apaçık olan bu husus madde için de geçerlidir. Bu doğuştan kavramlar, örtük bir şekilde de olsa bir sonsuzluk idesini ihtiva eder. (1)

Spinoza

  • 17.yy felsefesine Descartes’tan kalan en önemli sorunlardan biri onun töz üzerine açmış olduğu tartışma olacaktır. Birbirinden bağımsız farklı tözler olarak ele alınan beden ve ruhun “etkileşimcilik” anlayışıyla nedensel bir ilişkiye sokulması sorunlu bulunmuştur. (5)
  • “Elimi kaldırmayı düşünüyorum (ruh) ve elimi kaldırıyorum (beden)” örneğiyle ziyadesiyle özetleyeceğimiz bu anlayış hem Descartes’ın kendi fiziğine aykırıdır hem de mantıksal olarak sorunludur.
  • Birbirinden bağımsız ve farklı tözler birbirini etkileyememlidir. Bu soruna karşı en köktenci tutumu ortaya koyan filozof, yine bir rasyonalist olan Spinoza olacaktır.
  • Spinoza Descartes’ın ortaya attığı ikiciliği (düalizmi) yadsımıştır. Ona göre eğer Descartes kendi verdiği töz tanımını (töz kendi başına ve her şeyden bağımsız olarak var olandır – var olmak için başka şeye ihtiyaç duymamak, başka nedeni olmamak) tutarlı olarak irdeleseydi tözün birden çok olamayacağını görürdü.
  • Töz onun tanımladığı gibi olsaydı sınırsız ve sonsuz olması gerekirdi. Eğer töz sonsuzsa bir tek töz var olabilir yoksa birden fazla töz birbirlerini sınırlardı ve hiçbir ne sonsuz ne de bağımsız olamazdı. Eğer töz bağımsız, sonsuz ve kendi kendine var olan ise, töz aynı zamanda hem doğa hem de tanrıdır; bunlarla özdeştir. (5)
  • Bu da tanrı ile doğanın özdeş olduğu ve Bruno’nunkine benzer panteist bir evrenin ortaya koyduğu anlamına gelir.
  • Görülen, bilinen her şey bu bir tek tözün değişik yansıları, kipleridir. Ne tin (ruh) ne de doğa (madde) tanrıdan gelmez, bunlar tanrı ile özdeştir. (5)
  • İnsan da Descartes’ın sandığı gibi bileşik (ruh+beden) bir yaratık değil, tözün bir kipliği olarak, öbür öznitelikleri yanı sıra, uzam ve düşünceye de sahiptir. İki ayrı tözün bileşimi söz konusu olmadığına göre, etkileşim de söz konusu değildir. Anlık da (akıl) beden de aynı şeyin değişik görünümleridir. (5) Bu yüzden insanın kendi özünü bilmesi, doğayı ve aynı zamanda tanrıyı bilmek anlamına gelir.

“O zaman uğruna çabaladığım erek budur: Böyle bir doğayı kendim için kazanmak ve birçoklarının ona benimle birlikte erişmeleri uğruna çabalamak.”

Spinoza

Özet

  • Özetle, akılcılık, aklın zorunlu, kesin ve genel geçer doğruları bilme gücüne sahip olduğu iddiasıyla ortaya çıkar. Bu zorunlu ve kesin doğruları deneyim hiçbir zaman veremez. Çünkü deneyim ya da gözlem şimdiyle sınırlıdır. Oysa gerçek bilgiyi meydana getiren doğrular, yalnızca şimdiyle sınırlanmamış doğrulardır; onlar geçmiş ve gelecek için de geçerli olan evrensel hakikatlerdir. Örneğin “2+2=4” doğrusu, tüm zamanlar için geçerli evrensel bir doğrudur. (1)
  • Rasyonalizm, bilgimizi akla dayandırma çabası verir. Akıl, bizi doğru bilgiye duyuların zaman zaman neden olduğu hatalara düşürmeden götürür. (1)
  • Deneyim ve gözlem bize yalnızca tek ya da bireysel olanı verebilir. Oysa gerçek bilgi, tek teklerle değil, fakat genellerle veya yasalarla ilgilidir. Deneyim bize değişen varlıklarla ilgili bilgi verebilir oysa gerçek bilgi, değişmez olanın bilgisidir. (1)
KAYNAKLAR

1- Felsefeye Giriş - Ahmet Cevizci
2- Felsefeye Giriş - Ahmet Arslan
3- Bilgi Felsefesi - Enver Orman
4- Felsefeye Giriş - Lokman Çilingir
5- Düşünceler ve Gerekçeler – Arda Denkel
6- Felsefe Sözlüğü – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun
7- Yöntem Üzerine Konuşmalar - Descartes

Etiketler:.

Rate it
Önceki bölüm

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı.

Bir Yorum Yazın

Mail adresiniz burada gösterilmeyecektir. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.