play_arrow

Bilgi Felsefesi

Bilgi Felsefesi: Akımlar – Sentezci Yaklaşım (Deneyci-Akılcılık)

Bilal A. Ağustos 22, 2020 56


Background
share close

“Görüsüz kavramlar boş, kavramsız görüler kördür.”

kant

Bilginin Kaynakları

Sentezci Yaklaşım

  • Bilginin kaynağı probleminde üçüncü alternatif, bilginin kaynağında ne sadece deneyim ne de salt aklın bulunduğunu, onun akıl ve deneyimin ortak katkılarının ürünü olduğunu dile getiren sentezci yaklaşımdır. (1)
  • Sentezci yaklaşımın en önemli temsilcileri arasında Aristoteles ve Kant bulunur. (1)

Aristoteles

  • Aristoteles’in felsefi dehasını ve bu bağlamda bilgi felsefesine dair görüşlerini özetlemek çok zorlu bir iştir. (4) Bu yüzden Filozofun Yolu olarak şimdiye kadar en geniş içeriği Aristoteles’e ayırdık ve sadece bilgi felsefesini üç programda anlattık. Bu programdaki anlatı da bu programların çok kaba bir özeti olmak durumunda kalacaktır.
  • Platon’un radikal rasyonalizmine karşı çıkan Aristoteles, hocasına kıyasla daha ılımlı bir idealizm ve rasyonalizm benimser, bilginin deneyimle başladığını öne sürer ve bilgide tümevarımsal akıl yürütmeye pozitif bir değer biçer. (1, 4)

Duyum Bilgi Değildir

  • Aristoteles’in hocasından öğrendiği şeylerden biri duyumun bilim olmadığıydı. Aristoteles’in bu görüşe itirazı yoktu. Onun için de bilimin konusu tümel ve değişmeyen, zaman dışı olandır. (5)
  • Aristoteles’e göre duyum bilgidir, onlar bireysel gerçeklikler hakkında doğru bilgi verirler ama onlardan gelen bilgiler bireysel (tikel) gerçekliklerin bilgileridir. Yani kesin, doğruluğu kanıtlanmış bilgi vermezler. Oysa bilim için ihtiyaç duyduğumuz şey tümelin bilgisidir. (5)

Duyum yoluyla bilimsel bilgi mümkün değildir. Duyumun konusu sadece bireysel bir nesne değil, belli bir özelliğe sahip bir neşene olsa bile bu nesneyi bireysel bir nesne, yani belli bir yer ve zamanda yer alan bir nesne olarak algılamak zorundayız. Ama tümel olanın, bütün durumlarda gerçek olanın algılanması imkansızdır, çünkü tümel olan “şu” ve “şu anda” olan değildir. Algının bireysel olanı konu olarak almasına karşılık bilimsel bilgi tümelin tanınmasını gerektirir (…) çünkü algının konusu tümel olan değildir.

Aristoteles

Tümevarım Aklın Doğru Kullanımı Değildir

  • Duyusal bilgi sayesinde, tikel konularda çeşitli yargılara varır ve önermeler meydana getiririz. Örneğin N sayıda suyu kaynatır ve suyun 100 derecede kaynağı sonucuna tümevarımsal olarak ulaşırız. Burada her ne kadar mantık yürütme gerçekleştiği için bir akılsal faaliyet işler gibi görünse de Aristoteles’e göre bu aklın gerçek kullanımı değildir. Bu sonuca ulaşma yöntemi (tümevarım) aslında duyumsamaya benzer.
  • Günümüz bilim yapma yönteminde de sıkça kullanılan bu yöntemin (tümevarım) en büyük sorunu bir sonraki su kaynatma deneyimizde suyun yine 100 derecede kaynamasını zorunlu kılan bir unsur olmamasıdır.

Neden sayısız beyaz kuğunun varlığı tek bir siyah kuğunun varlığına karşı bir ağırlık teşkil etmemektedir? Bunun nedeni sayısız beyaz kuğu, kuğuyu ne kadar temsil ediyorsa tek bir siyah kuğunun da kuğuyu o kadar temsil etmesidir.

aristoteles

Doğru Bilgi Tümdengelimsel Bilgidir

  • Aristoteles bu yüzden tümevarımsal önermelere, bilimi başlattığı nedeniyle değer verse de asıl aklın rol aldığı ve sonucun zorunlu olduğu önermeler kıyaslar, yani tümdengelimsel önermelerdir.
  • Olgusal önermeleri mantıksal bir akıl yürütmenin, kıyasın öncülleri olarak alıp onlar arasında ilişki kurduğumuzda sonuç önermesinde özne ile yüklem arasında bir zorunluluk kurarız ve böylece bilim yüklemin özneye zorunlu olarak bağlandığı, özne hakkında yüklemin zorunlu olarak tasdik edildiği önermelerden meydana gelmiş olur. (5)

Nedenlerin Bilgisi

  • Dahası onda, gerçek bilgi anlamında episteme ya da bilimsel bilgi nedenlerin bilgisidir. (1)
  • Aristoteles’e göre, başka hiçbir olgunun değil, fakat yalnızca söz konusu olgunun nedeni olarak, onun kendisine bağlı olduğu nedeni bildiğimiz zaman bilimsel bilgiye sahip oluruz. Bu bilgi ise tasımsal, yani tümdengelimsel bir yapıda olan bir kanıtlamanın sonucuyla orta konan bir bilgidir. İşte bundan dolayıdır ki, bize nedeni veren ve olgunun niçin olduğu gibi olduğunu açıklayan şey kanıtlamadır. Bilgi her ne kadar duyum veya deneyimle başlasa da salt duyumun kendi başına bize bilgi vermemesinin nedeni budur. (1)
  • Örneğin, duyum yoluyla ateşin sıcak olduğunu öğreniriz, bununla birlikte, duyum ateşin niçin sıcak ve dolayısıyla hep aynı olduğunu asla gösteremez. Kesin bilgi ateşin neden ve nasıl sıcak olduğunun bilgisidir. Bundan dolayı, Aristoteles’e göre, mühendisler ve mimarlar çalıştırdıkları işçilerden daha bilgili olmak durumundadırlar. Zira işçiler sadece yapılan işi deneyimledikleri yerde, onlar yapılan işin nedenlerinin bilgisine sahiptirler. (1)

Varlığın Dört Nedeni

  • Maddi neden: Ona göre maddi neden “bir şeyin kendisinden yapıldığı veya kendisinden meydana geldiği veya meydana gelen şeyde onun oluşturucu bir unsuru olarak bulunduğu şeyi” kastetmektedir. (Sokrates’in bedeninin maddesi)
  • Formel neden: Formel neden, değişme veya meydana getirme sırasında bir şey, daima başka bir şey olur. Bu oluşun veya meydana getirmemin sonucunda ortaya çıkan şeye form der. (Sokrates bedeni ve insan şekli-formu)
  • Fail neden: Fail neden, bizim bugün nedensellik dediğimiz şeydir. Suyun kaynamasının nedeni ısı, heykelin nedeni heykeltıraştır. Aristoteles’in deyimiyle, “iyi bir eylemin nedeni onu öğütleyendir, çoğunun nedeni babadır”
  • Ereksel neden: Bir heykelin nedeni evet sanatçıdır. Peki bir meşe palamudunun meşe ağacı olmasının nasıl bir nedeni olabilir? Buna ereksel neden der Aristoteles. (Meşe palamudu meşe ağacı olmak amacını taşır.)

Özet

  • Bilimsel önermeler, öznelerinin yüklemleriyle bağlantılarının zorunlu oldukları gösterilebilen önermelerdir. Bu tür önermeler ise ancak kıyas denilen akıl yürütmenin sonuç önermeleri olabilirler. Bu tür önermelerde yüklemlerin öznelerine yüklenmelerinin nedenleri verilir. Bilim kanıtlamadır. Kanıtlama ise ancak dedüktif akıl yürütmeyle mümkündür. O halde bilim, özü itibariyle dedüktif bir yapıya sahip olmak zorundadır.(5)
  • En nihayetinde Aristoteles’in sentezci yaklaşımı duyulardan el edilen bilgilerin, aklın, mantığın, kıyasın süzgecinden geçirerek kesin, sonucu zorunlu olarak doğru, apaçık bilgiler haline getirme çalışması olduğunu söylemek hatalı olmayacaktır.

Kant

  • Kant ussal düşüncenin usçu yolundan ilerlendiğinde gelinebilecek son noktadır. (6)

Bilgiyi Hem Duyum Hem Akıl Oluşturur

  • Kant, bilginin tikel içerikleri her ne kadar deneyime dayansa bile, söz konusu deneyimin yapısı ya da formunun insan zihni veya insanın “anlama yetisi” tarafından sağlandığını söylemişti. Bir dış dünyaya ilişkin deneyim, zihin tarafından sağlanan form olmadan, hiçbir şekilde mümkün olamaz.
  • Bu ise Kant’a göre de hem deneyimcilerin hem de akılcıların görüşlerinin tek yanlı olduğu anlamına gelir. (1,3)
  • Kant, bu ikisinin bilimsel bilgide oynadığı eşit rolü “içeriksiz düşünceler boş, kavramsız sezgiler de kördür. Öyleyse kavramlarımızı duyusal hale getirme, yani sezgide onlara nesne ekleme; sezgilerimizi de anlaşılır kılma, yani onları kavramların altına yerleştirme zorunluluğu vardır” diyerek ifade eder. (1)

Felsefede Kopernikçi Devrim

  • Klasik felsefenin peşinde koştuğu bilgi doğru, kesin ve mutlak bilgidir. Antik filozoflar şeylere ilişkin hakikati bilmek istedikleri için duyumlara değer vermiyordu. Duyular yoluyla edindiğimiz tecrübeler her şeyden önce duyu yeteneklerimizle sınırlı ve onların yanılgılarına açıktı. Bu yüzden rasyonalist ve idealist felsefeler inşa etmiş, görünen doğadaki değişimin ardındaki değişmeyen öğeleri aramışlardı. Doğa filozoflarının arkhe’leri de Platon’un ideaları da hep bu amaçla ortaya atılmıştı.
  • Fakat temel bir sorun vardı: ne Arkhe ne de ideaların bilgisi -gerçek olsalar dahi- bir işimize yaramıyordu. Klasik felsefenin ilerlemeye imkân vermemesi nedeniyle modern çağdan itibaren filozoflar bu antik felsefenin tabutuna çivi çakmak ve yeni yöntemler keşfetmek kaygısında olmuşlardır.
  • Modern çağda duyumcuların dış dünyayı olduğu gibi bilmeye yönelik argümanları hoş görünse de bunlar kuşkucu argümanlar karşısında dayanamıyordu. Modern deneyciliğin zirvesi Hume da dış dünyanın bilinemeyeceğini, sadece duyum içeriğinin bilinebileceğini kabul ediyordu. Kant’a göre de “kendinden nesne” bilinemezdi. İnsan anlığının bilebildiği, “duyumladığı gibi nesne”dir. Bir başka deyiş, bilgi duyumlarla sınırlıdır. (6)
  • Kant duyumların dünyasını görüngüler (fenomen) olarak adlandırmış, düşünür dünya için de kendinde şeyler (nümen) terimini kullanmıştır. Nümenlere ne fiziksel ne de başka bir nitelik yüklenemez çünkü bunlar bilinemez. (6)

Fenomen ve Nümen Ayrımı

  • Nümen bizim metafizik dediğimiz şeylerdir. Fenomen bize görünendir ve biz sadece duyularımızla bize görüneni bilebiliriz, bunun ötesini yani nümeni bilemeyiz. Bir nesnenin şekli, rengi gibi duyumlarımıza karşılık gelen özelliklerini bilsek de duyularımızdan sıyrılmışçasına onun gerçekte ne olduğunu bilemeyiz. Sadece duyularımızla gerçek bilgiyi elde etmek isteseydik, nesnenin anlığımızdaki şekliyle gerçekte olan şeklini karşılaştırmamız gerekecekti ki bu mümkün değildir.
  • Dolayısıyla Doğa filozoflarının Arkhe dedikleri şeyler, Platon’un ideaları, Aristoteles’in formları, tanrılara ilişkin ileri sürülen iddialar gibi metafizik öğeler asla bilinemez.
  • Bu ayrım felsefeyi deneyim alanına sınırlamak anlamına gelse bile Kant’ın salt bir deneyci olmadığını ve bilgide akla da önemli bir yer verdiğini hatırlatalım.
  • Bilgi sadece deneyim alanına sınırlanmamıştır, bilinebilenler belirlenmiş, felsefe bilinebilenle sınırlandırılmıştır. Geniş çevrelerce kabul gören bu argümanlar neticesinde 18.yy’da Kant sonrasında felsefe çok büyük bir değişime girmiştir. Öyle ki Kant öncesi Kant sonrası felsefe ayrımı yapılmıştır. Zaten Kant’ın kendisi de buna Kopernikçi bir devrim diyecektir.

Bilgi Deneyimle Başlar

  • Kant’a göre de bilgi deneyle başlar fakat bu onu deneyci yapmaz çünkü Leibniz’in doğuştan bilgiler üzerine ortaya attığı düşüncelerden sonra, bilginin a priori oluşu, zaman açısından deney öncesi olmaktan çok, doğrulanabilirlik açısından deneyi gerektirmeye bağlanmıştır.
  • Doğuş aşamasına geri dönülüp, o zaman anlığın gerçekten bir tabula rasa olup olmadığı saptanamayacağından, bir savın deneyselliği de onun doğruluğunun saptanmasının deney bağımlı olup olmadığı ilke anlaşılacaktır.
  • Dolayısıyla hiçbir bilgi bütünüyle deneysel verilerle temellendirilemez, doğrulanamaz. Bilginin ancak içeriği deneyseldir. Ortaya bilgi koyabilmemiz için anlığın ya da usun, bu içeriğe bilimsel bir katkı yapması zorunludur. (6)

Deneyime Akıl Form Kazandırır

  • Deneyim, tecrübeye form kazandıran kavramlarla, ona içeriğini veren duyum ya da sezgilerin birleşiminden meydana gelir. Buna göre bilginin hammaddesini duyumlar sağlar; zihin bu malzemeyi a priori kavram veya kategorilerle işleyip, ona form verirken, insan bilgisine tümellik ve zorunluluk kazandırır. (1)
  • Deneyci felsefe, Descartes gibi anlığı algıda edilgin olarak yorumlar. Algı, dış etkilerin anlıkta belirli içerik ve biçimlerde iz bırakmasıdır sadece. Kant’a göre algının içeriği deneyden gelirken biçimi anlıkça verilir. Algıyı da duyu sağlayacaktır pek tabii. Duyum olmadan ne algı ne de bilgi söz olacaktır. Bilgi algılardan oluşur ve bilgi olabilmek için duyumun algıya dönüştürülmesi gerekir. (6)
Uzay ve Zaman Formları
  • Anlık ve us, algının içeriğini biçimlendiren bir görev üstlenir yani. Peki anlık kendisine dışardan gelen karmaşık duyum akışına her şeyden önce Kant’ın “görü biçimleri” dediği uzay ve zaman kalıplarını uygular.
  • Duyumların kendisi uzay ve zaman içinde olmasa da bir nesnenin düşüncesini bu iki görü biçiminden hiçbir koşulda soyutlamak olanağı yoktur. (6)
Aklın Kategorileri
  • Buna benzer olarak, her nesne algısının belirli bir nicelik, ilişki, töz olmak vb. temel ve ondan ayrılmaz özellikleri olacaktır. Kant’a göre bunlar da anlığın duyuma uyguladığı kavramsal kalıplardır. Bu türden on iki kategori (ulam) söz konusudur. (6)
  • Duyulara zaman, uzay ve on iki kategoriyi uygulayınca dış dünyaya ilişkin doğru bilgiyi edinmiş olmuyor.
  • Biz dış dünyanın, kendinde şeyin bilgisine sahip olamayız çünkü algımızla sınırlıyız.
  • Şöyle bir örnek verelim: göz yapımızın tüm renkleri siyah ve beyaz gördüğünü varsayalım. Bu durumda duyulardan anlığa gidecek veri sadece siyah ve beyazın bilgisidir; bildiğimiz anlamda renkleri artık görmemiz mümkün değildir.
  • Gerçek durumumuza dönelim, gözlerimizin gerçek renkleri, dokuları, şekilleri gösterdiğini bilmemizin bir yolu var mı? Yok çünkü duyularımızın yetenekleri ile sınırlıyız. Anlık, bu verileri insana özgü bir şekilde işler.
  • Bu yüzden bazı hayvanların mesela karanlıkta daha iyi görmesi, ısıyı veya sesi daha hassas algılamasına şahit oluruz. Biz de zaten böyle “teknik” eksikliklerimizi alet yaparak gidermeye çalışıyoruz. Kameralar olmadan kızıl ötesi ya da gama ışınlarını, telsiz veya osiloskop olmadan da elektronik sinyalleri algılamamız mümkün değil çünkü. Yaptığımız aletleri bile yine duyularımızla uyumlu tasarlıyoruz. Kızılötesi ışınla elde edilen görüntüyü insan gözüyle görecek şekilde monitöre yansıtıyoruz yoksa o veri de işimize yaramayacak.

Aklın Kategorileri Doğuştan Gelir

  • Kant, Leibnizci eğilimlerin güdüsünde, bu kalıpların doğuştan, usun özünde bulunduğu öne sürer. Ona göre, algıya kazandırılan biçimin kökeni dış dünyada bulunan kavranabilir kimi yapıları uygulamak yerine, bütünüyle kendi doğasında bulunan verileri kullanmaktır. Bu da dış dünyanın bilinemez olduğu savıyla bütünüyle tutarlıdır.
  • Sonuçta Kant, algının içeriğini deneysel olarak değerlendirirken biçimini doğuştanlık savı” çerçevesinde oturmuş olur. Uzay, zaman ve on iki kategori de nesne değil, genel anlamda insan anlığına özgüdür. (6)

Özet

  • Kant’ta göre bilginin meydana gelmesi için hem deney hem de zihin gereklidir (2). Her tür bilgi için duyumlardan gelen içeriğin zihnin a priori kavram ve kategorilerinde işlenip bir forma kavuşturulması gerekir.
  • Kant’tan sonraki filozoflar onu farklı şekillerde yorumlamışlardır. Pozitivistler onu fikir babaları görürken Alman romantikler ise akılcı olduğunu söylemişlerdir. Her iki grubun anlayışları ve iddiaları da makul denebilecek bir durumdadır. (2)
  • Kant için artık klasik anlamdaki kuşkuculuk sorun değildir. Kuşkucunun bir dış dünya olduğu ve bunun algı ile aynı biçimde değişmediği varsayımı atılmıştır. Kant, Hume’u izleyerek dış gerçekliğin bilinemez olduğunu söylüyor. Dolayısıyla algının bir dış nesneye göre doğruluk ya da yanlışlığı artık söz konusu değildir.
KAYNAKLAR

1- Felsefeye Giriş - Ahmet Cevizci
2- Felsefeye Giriş - Ahmet Arslan
3- Felsefeye Giriş - Lokman Çilingir
4- Bilgi Felsefesi - Enver Orman
5- İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt 3 – Ahmet Arslan
6- Düşünceler ve Gerekçeler – Arda Denkel
7- Felsefe Sözlüğü – Abdülbaki Güçlü, Erkan Uzun

Etiketler:.

Rate it
Önceki bölüm

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı.

Bir Yorum Yazın

Mail adresiniz burada gösterilmeyecektir. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.