play_arrow

Helenistik Dönem

Septikler -3/3 (Son Dönem)

Bilal A. Eylül 22, 2019 131


Background
share close

SON (GEÇ) DÖNEM

  • Bu dönemin biraz karmaşık bir tarihi vardır. Karneades’ten sonra akademi, bir süre boyunca Karneades görüşlerini geliştirip sistemleştirmeye devam eder.
  • Öncelikle Cicero’nun da hocası olan Larisalı Philon’a (İÖ 110-79) kadar bu aktarım sürer. Philon, şüpheci akademinin eşyanın bilgisinin mümkün olmamasından ötürü tüm yargıların askıda tutulması görüşünü reddeder. Philon aynı zamanda Karneades’in olasılık kuramını da diyalektik bir araştırma görmek yerine pozitif bir öğreti olarak ele alır ve akademinin (bilgi açısından) erişmek istediği hedefin “doğru veya mümkün olduğu kadar doğruya yakın inanç” olduğunu belirtir.
  • Bir diğer önemli akademik olan Askalonlu (Filistin-İsrail) Antiokhos (İÖ 130-168), Philon’la başlayan bu dogmatik eğilimi daha da derinleştitir. Stoacılar ve Aristotelesçilerin Platon’u daha doğru anladığını, şüpheci gelenek yerine Stoacılık ve Aristotelesçilikten öğeler alarak eklektik bir Platontculuk kurmaya çalışır.
  • SORU: İki yüz yıllık şüpheci geleneğin böylesine değişimine bir itiraz olmuş mudur?
  • CEVAP: Akademi içindeki bu “sapkın” gelişmeyi “Stoacılıkla dövüşen bir Stoacılık” olarak yorumlayan Giritli Ainesidemos şüpheci geleneği yeniden kurmak üzere, ilk şekline döndürmek üzere okuldan ayrılır ve İskenderiye’de Pironculuk adıyla bir okul kurar. İÖ 1.yy’ın ikinci dönemi kurulacak bu okul Roma imparatorluk dönemi sonuna kadar varlığını devam ettirecektir.
AİNESİDEMOS
  • Ainesidemos, düşüncelerini kendisinden önceki septiklerden daha ustalıkla işlemiştir. Pironcu Konuşmalar isimli sekiz kitaptan meydana gelen bir eser yazdığı aktarılır ama kitaplar günümüze ulaşmamıştır. Bu kitaplara göre bilginin ne duyu algısına ne düşünceye dayalı olduğu ve şeylerle ilgili herhangi bir doğru bilgiye sahip olunamayacağı anlatılır. Hiçbir şeye ait sağlam bir bilgiye sahip olmadığını bilen insan, -bu- bilgeliğin verdiği özel bir mutluluğa sahiptir.
  • Ainesidesmos’a göre Akademik şüphecilik dogmatiktir ama Pironcular aporetik, yani bilginin imkanını reddederler. Hiçbir şey ne bilinebilir ne de bilinemezdir. Onlar doğru veya yanlış, olası olan ya da olmayan, var olan veya olmayan diye bir şeyin kabul etmezler. Hiçbir şey yanlış olmaktan çok doğru, mümkün olmamaktan çok olası veya var olmamaktan çok var değildir veya bazen biri bazen diğeridir veya biri için beriki, diğeri için ötekidir. Kısaca Pironcular hiçbir şeyi belirlemez, hiçbir şeyin belirlenmemiş olduğu yönündeki kendi tezlerini bile belirlemezler.
  • SORU: Daha önce de konuştuğumuz gibi şüpheci olup bir şeylerin doğru başka şeylerin yanlış olduğunu söylemek her şeyden çok tutarlılığa zarar veriyordu.
  • CEVAP: Stoacılığın kavrayıcı akıl tanımı dışında neredeyse tamamen aynı fikirde olan Akademik şüphecilerden de bu yüzden ayrılıp yeni bir okul kurar Ainesidemos.
  • Yine de Ainesidemos’a göre Piron hiçbir dogmatik yargıda bulunmamış, sadece “görünüşün” peşinden gitmiştir.
  • SORU: Bu bizi yine ilk dönem şüpheciliğindeki çelişkilere götürmüş oluyor. Ainesidemos da ölçüt olarak görünüşü kabul etmiş olmuyor mu?
  • CEVAP: Bu çelişkinin aşılması için Kleitomakhos tarafından tasdik etmek kavramı iki şekilde ortaya atılıyor. Birincisi ‘mutlak tasdik’ ikincisi de ‘sınırlı’ bir tasdiktir. Şüpheciler mutlak anlamda hiçbir şeyi tasdik etmeyecekler fakat algılanan şeyleri ve akla yatan makul düşünceleri sınırlı bir şekilde tasdik edeceklerdir. Bu sınırlı tasdik daha çok gündelik hayatın yaşanabilmesi için gerekli olacaktır elbette. Hiçbir yargıyı tasdik etmemek ve askıda tutmak ise dogmatik olarak yargıda bulunmamak anlamına gelecektir.
  • SORU: Bu düşünce de bizi Arkesilaos’un “akla uygunluk” ve Karneades’in “olasılık kuramı” düşüncesine götürüyor ve pratik olarak bu üçü arasında fark yok gibi görünüyor.
  • CEVAP: Burada yapabileceğimiz ayrım, Ainemsidemos’un “şeylerin ölçütünün görünüşler olduğu” öğretisinin daha radikal ve fenomenalist olduğudur.
  • Ainesidemos, bahsettiğimiz kitaplarında daha önceki tüm Yunan şüpheciliğinden çıkarılmış olgular, gözlemler, düşünceler ve argümanları bir araya toplamış ve günümüze kadar herhangi bir şüphecinin yararlanabileceği en zengin şüpheci kanıtlar malzemesini oluşturmuştur. Sextus Empiricus’a göre bu kanıtların (tropos) sayısı ondur. Biz de bu kanıtlara değineceğiz ama öncesinde onun şüpheci tutumun genel yöntemi hakkındaki izahına değinelim.
  • Şüphecinin genel yöntemi birbirine karşıt şeyleri bir araya toplamaktır ve bu karşıt şeyler üç grupta ele alınır. Şüpheci bu karşılaştırmalar (şeyleri karşı karşıya getirmek, kıyaslamak, araştırmak) neticesinde yargının askıda bırakılmasına karar verir.
    • Görünüşleri görünüşlerle karşılaştırmak: Bir nesnenin uzaktan görünüşü ile yakından görünüşünü karşılaştırarak görünüşün aldatıcılığını ortaya koymak.
    • Fikirleri fikirlerle: Tanrısal inayetin iyi insanlara değil de kötü insanlara yaradığını göstererek inayetin varlığına itiraz etmek.
    • Görünüşleri fikirlerle karşılaştırmak: Anaksagoras’ın karın beyaz olduğuna ilişkin görünüşe, onun donmuş su olduğu, suyun ise siyah olduğu, dolayısıyla karın da aslında siyah olduğu düşüncesiyle itiraz etmek.
  • 1. Argüman: Farklı türden hayvanlar farklı algılara sahiptir.
    • Canlıların birbirinden farklı ve aynı türlerin hastalıklar, sakatlık, doğuştan engeller gibi sebeplerle birbirinden farklı algılara ve algısal özelliklere sahiptir. Bir canlı türü için faydalı ve arzulanan bir şey (balık için deniz-tuzlu su) başkası için zararlı (insan) olabilir. Bizim algılarımızın hayvanlarınkinden üstün olduğu iddia edilemez çünkü bu hakkı bize kimse veremez. Öyle biri olsaydı da hayvanlar ve insanlardan üstün bir varlık olmalıydı bu ama böyle biri yoktur.
    • SORU: Hayvanları incelediğimizde (örneğin köpek) bazı duyularının (koklama) bizden keskin olduğunu söyleyebiliriz.
    • CEVAP: Ainesidemos’a göre eğer akıl yürütme bize zararlı şeylerden kaçmak, haz verecek şeye yönelmek ise bunu da köpekler yapar. Bu yetiye sahip köpek avcılık sanatına da sahiptir. Hastalandığında, yaralandığında kendisini yalar, acıktığında, acı çektiğinde ya da mutlu olduğunda çıkardığı sesler ve yaptıkları eylemlerle bir dile sahip olduklarını gösterir. Hatta dostlarına, sahibine ve sahibinin düşmanlarına nasıl davranması gerektiğini bildiğinden adalet erdemine sahip olduğu bile söylenebilir.
    • Dolayısıyla biz hayvanlar ya da başka insanların algılarını ve akıl yürütmelerinin daha aşağı veya üstün olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi hangi algının doğru olduğunu belirleme hakkımız da yoktur. Şeylerin gerçekte nasıl olduklarını da algılarımızı terk edip bilemeyeceğimiz için de sadece kendi algımızla şeylerin bize nasıl göründüğünü söyleyebiliriz.
  • 2. Argüman: Farklı insanlar farklı algılara sahiptir
    • İnsanlar sahip oldukları özelliklerden dolayı (örneğin bulundukları coğrafyalar) birbirlerinden farklı zevklere ve doğal olarak farklı algılara sahiptir. Birine acı gelen yemek başkasına o kadar acı gelmez. Kimisi bir başkasına göre karanlıkta daha iyi görebilir veya daha az üşüyebilir ya da akıl yürütmelerle hayat hakkında farklı kararlar, yönelimlere sahip olabilirler. Bu sayılanların hepsi duyumlara dayandığına göre insanlar arasında da duyusal farklılıklar olduğunu söyleyebiliriz.
    • SORU: Eğer algıyı ölçüt alırsak “kimin algısını ölçüt alacağız?” sorusunu sormak zorunda kalacağız bu sefer.
    • CEVAP: Bazı kendilerinden çok memnun dogmatik düşünürler şeyler hakkında yargıda bulunmak bakımından kendilerini ayrıcalıklı varlıklar olarak görmektedirler. Fakat bu saçmadır çünkü onlar da bu ayrılıkların bir tarafıdırlar sadece.
    • SORU: Diyelim ki biraz idealist olalım ve hayali de olsa birinin (Sokrates) algılarını esas alalım. Tek bir kişinin algılarını göz önüne alırsak bu sorunu aşamaz mıyız?
  • 3. Argüman: Farklı duyu organları farklı algılara yol açar
    • Duyuların birbirinden farklı oldukları ve nesneleriyle ilgili olarak bize farklı izlenimler verdiklerini biliyoruz. Bir fotoğrafa baktığımızı düşünelim; görme duyumuz bize yükselti farklılıkları olduğunu söyler ama o fotoğrafa dokunduğumuzda bunun gerçek olmadığını fark ederiz. Cıvık bir yiyecek görüntüsü veya kokusu bizi rahatsız edebilir ama tadı çok güzel olabilir. Dolayısıyla farklı duyularımıza uyaranlar gönderen şeylere ilişkin tek bir duyumuzdan yola çıkarak bir yargıda bulunamayız.
    • Hem nesnelere ilişkin farklı algılardan elde ettiğimiz izlenimlerimizin o nesnenin tamamı hakkında bize bilgi verip vermediğini bilemeyiz. Belki de gerekli duyularımız yoktur veya duyularımız gerekli incelikte, şiddette değildir. O halde yapmamız gereken şeyler hakkında kesin, mutlak bir yargıda bulunmak yerine o şeyin bize nasıl göründüğünü söylemektir.
    • SORU: Peki doğruluk kıstasımızı tek bir duyuyla (örneğin görme) ile sınırlarsak bu problemi aşabilir miyiz?
  • 4. Argüman: Aynı duyu farklı durumlarda farklı algılara yol açar.
    • Doğal veya doğal olmayan her türlü durum göz önüne alındığında duyularımız da bize şartlara göre farklı izlenimler verir. Hastayken, sarhoşken, karanlıkta otururken, uyurken, gençken, yaşlıyken, açken veya mutluyken algılarımız şeyleri olduğundan farklı algılayabilir.
    • SORU: Algılarımız engelleyen şeylerin olmadığı, doğal, ayık, sağlıklı halimizdeki algımız işimizi görebilir sanki?
    • CEVAP: Bu bizi yine temel bir soruya götürecek; hangi durumun doğru algıya izin verdiğini nereden biliyoruz? Belki de hastayken dünyayı olması gibi görüyoruz. Doğal olarak tek bir algıyı bile temel almaya çalışsak onun göreli durumundan, güvenilmezliğinden kurtulamıyoruz. Haliyle yargı askıda bırakılmalıdır.
  • 5. Argüman: Algılar, algılanan nesnenin farklı durum, mesafe ve yerde bulunmasına göre değişirler.
    • Algılayan özne, algıladığı nesneyi uzayda bulunduğu yer (açı), şartlar (aydınlık veya karanlık) itibariyle farklı görür.
    • SORU: Bu -doğal- durumun yarattığı sorun nedir?
    • CEVAP: Dolayısıyla özne hiçbir nesneyi hiçbir şart altında tam ve doğru olarak algılamayacaktır. Kimi şartların kimisine göre daha isabetli olduğunu ifade etmenin imkânı yoktur.
  • 6. Argüman: Algılar, algılanan nesne ve algılayan öznenin her zaman bir karışım olmasından dolayı güvenilir değildir.
    • Nesneleri hiçbir zaman oldukları gibi değil, başka şeylerle karışım içinde algılarız. Nesneleri her zaman uzayda algılarız. Sıcak, soğuk, nemli havada nesnelere ilişkin algımız farklılık gösterir. Yine ışık (karanlık/aydınlık/renk skalası) görüşümüzü etkilemektedir.
    • Bunun yanında algılamak fiziksel olarak duyu organlarımızla yapılır. Dolayısıyla duyu organlarımızın kusurları da algıyı etkiler. Hastalıklar (sarılık, renk körlüğü, işitme bozuklukları) ve kusurlar doğru algının önünde engeller olacaktır.
  • 7. Argüman: Algılar, algılanan nesnenin miktarı ve parçalarının bir arada bulunma biçimlerine göre farklıdırlar.
    • Nesneler bütün halindeyken farklı, küçük parçalara ayrıldığında farklı izlenimler verirler. Küçük kum tanesi sert veya keskin olabilirken küçük bir kum tepesi yumuşaktır. Rendelenmiş meyve parçası ile bütün halinde meyve birbirinden çok farklı olabilir.
    • SORU: Niceliğin niteliği etkilemesi sonucu algılarımıza güvenilemeyeceğini mi anlıyoruz buradan?
    • CEVAP: Bir besin maddesi veya ilaçtan belirli miktarda tüketmek yararlı olabiliyorken “doz aşımı” dediğimi şey bize zarar verebilir veya çok az almak bize fayda sağlamayabilir. Ya da alkol örneği.
    • SORU: Bunda pek sorun yok gibi görünüyor aslında. Örneklerimizde de hepsini tanımlayabiliyoruz.
    • CEVAP: Bu durum yarattığı sorun belirli tanımda bulunduğumuz şeyin farklı miktar veya formlarının bulunabilmesi hangisinin gerçekten tanımladığımız şey olduğunu belirlemekte sorunlar yaratabilmesidir. Az miktardaki ilaç mı ilaçtır yoksa çok miktardaki ilaç mı? Bunu mutlak olarak bilemeyiz, biz sadece kendi izlenimlerimizden (görünüşten) bahsedebiliriz ve nihai yargıyı askıya almalıyız.
  • 8. Argüman: Hiçbir şey kendi başına bir şey değildir; her şey bir başka şeye görelidir.
    • Hiçbir şeyi kendi başına, diğer şeylerden bağımsız olarak ele alınacak bir doğası yoktur veya böyle bir doğası olup olmadığını bilemeyiz.
    • Sextus Empiricus’a göre bu bahsedilen göreliliğin iki unsuru vardır. Yargılayan özne ve kavranan nesne. Bu iki unsurun etkileşimi de özne ve nesneye göre görelidir. Algılayan öznenin göreliliği onun belirli hayvan türü, belirli bir duyu ve o duyunun koşulları olarak sıralanabilirken nesnenin içinde bulunduğu fiziksel koşullar da nesnenin göreliliğini oluşturur. Dolayısıyla bu öznenin yargısının mutlak doğru olamayacağı anlamına gelecektir.
    • Görelilik anlayışı ayrıca mantıksal olarak da açıklanarak fikirlere dahi nesnel yaklaşılamayacağı ifade edilmiştir.
  • 9. Argüman: Algılar, algılanan şeylerin bir arada bulunmalarının sıklığına ve seyrekliğine göre değişir.
    • Şeylerin kendileriyle sık veya seyrek karşılaşmalarımıza bağlı olarak bize nasıl göründüklerini söylememiz mümkündür ama onların kendileri bakımından ne olduklarını söylememiz mümkün değildir.
    • Sık karşılaştığımız güneş bize hayret verici gelmezken kuyruklar yıldızlar olağanüstü görünürler fakat aslında güneşin faydası ve önemi daha fazladır. Su ya da hava konusunda sıkıntı çekmediğimiz için yokluğu kaygısını yaşamayız ama altın için benzer şeyi söylemeyiz.
    • Dolayısıyla bir şeyden fazla olması veya onunla sık karşılaşmamız o şeye ilişkin algımızı etkiler ve onun gerçek doğasını algılamayabiliriz.
    • SORU: Bu hataya düşmemek için de yargılarımızı askıda bırakmalıyız.
  • 10. Argüman: Ahlaki yargılar farklı hayat tarzlarına, alışkanlıklara, yasalara, inançlara bağlı olarak farklıdırlar.
    • Sextus’a göre toplumlar kıyaslandığında davranış kuralları, gelenekler, yasalar bakımından bu kadar farklı ve birbirine zıt uygulamalar içinde bulunduğumuz açık olduğuna göre şeylerin doğası hakkında güvenilir bir bilgiye sahip olduğumuz iddiası da geçerli değildir.
    • Doğal olarak ahlaki olsun, kanuni olsun insanların davranışları, düşünceleri ve inançları ele alındığında hangisinin doğru olduğuna ilişkin bir yargıda bulunmak mümkün değildir.
  • Ainesidemos’u takip eden dönemdeki şüpheciler bu argümanların doğurduğu epistemolojik sorunları açık bir şekilde ortaya koymak için beş argüman geliştirmişlerdir. Sextus Empiricus her türlü şüpheci argüman ve tartışmanın bu beş temel argüman/tartışma yönteminin altında yapıldığını aktarır. Bunlar:
    • İnsanlar arasındaki bitmek bilmeyen görüş aykırılıkları,
    • Dogmatiklerin ileri süreceklerin kanıtların da kanıta ihtiyaç duyulacağı ve bu döngünün sonsuza kadar geri gitmesi mümkün olamaması,
    • Sonsuza kadar geri gidilmeyeceği için dogmatik kanıtsız bir argümanın kabul edilmesini ister ve şüpheci bu teklifi reddederek anlaşmayı imkânsız kılar,
    • Özne ve nesnenin görelilik durumu, (8. Argüman)
    • Kanıtlamada kanıtlanan şeyin kendisi ile kanıtlanması; duyuların doğruluğu yine duyular kullanılarak kanıtlanmaya çalışılır.
  • SORU: Ahlak felsefesi konusunda Piron’dan bir farklılık söz konusu mu?
  • CEVAP: Ainesidemos’un diğer okullara mensup filozofların boş ve yararsız tartışmalar içinde kendilerini tüketmelerine karşılık Pironculuğu izleyenlerin, sadece genel olarak mutlu olmakla kalmayıp ayını zamanda hiçbir şey hakkında sağlam bir bilgiye sahip olmadıklarının bilmenin verdiği bilgelikten kaynaklanan özel bir mutluluğa sahip olduklarını belirtir.
  • Mutlu, huzurlu bir hayat, şeylerin özü, doğası hakkında sağlam bilgiye değil, insan bilgisinin sınırlılığı hakkında doğru bilince dayanır. Gerçek bilgelik budur ve gerçek mutluluk yani sakin, huzurlu, endişesiz bir hayat ancak bu gerçek bilgeliğin sonucu olarak ortaya çıkabilir.
  • Ainesidemos’la beraber antik felsefenin doğudaki gelişmesinde yeni bir dönem açılmıştır. Şüpheci öğretiyi yeniden, esaslı olarak temellendirmesi akılcı dogmatizmi sarsmıştır. Ondan sonra gelişen antik felsefede “gerçek varlık” üzerinde bir akıl bilgisi artık tutunamaz olacaktır. Rasyonel bir metafizik olanaksız olunca antik felsefe bundan böyle kendisine açık kalan iki yolda yürüyecektir. Bir yandan bir pozitivizm (Deneyci Hekimler Okulu; felsefe ruhu, tıp bedeni iyileştirir, ona dinginlik verir), öbür yandan da dini bir felsefe (Philon felsefe ile Tevrat’ı uzlaştıracak, çok tanrılıktan tek tanrılığa ve Hıristiyanlığa geçilecektir; deneysel bilgi yerini tinsel bilgiye verecektir; Yeni-Plantonculuk ve Patristik Felsefe) gelişecektir.
SEXTUS EMPİRİCUS
  • İS 2-3.yy arasında yaşamıştır. Atina, Roma ve İskenderiye’de yaşamış aynı zamanda hekim olan bir filozoftur. Kendisini akademik bir şüpheci olarak değil, son dönem Pironcu bir şüpheci olarak tanıtır.
  • Sextus’un önemi, eski şüpheci öğretileri geliştirip formüle etmesinde yatar. Bu konu ile ilgili en meşhuru Pironculuğun Ana Görüşleri, Dogmacılara Karşı, Bilginlere Karşı, Ruh Üzerine ve Tıp Üzerine adlı eserleri yazmıştır. Bu eserler özgün olmayıp önceki filozofların görüşleri aktarılmaktadır. Bu eserlerinde başta şüpheci argümanlar olmak felsefenin hemen her alanına (doğa felsefesi, ahlak, mantık, gramer, retorik, geometri, aritmetik, astroloji, müzik) ilişkin eleştiriler yapar, onları tanıtır. Stoacılıkla ilgili birçok bilgiye de yine bu kitaplardan ulaşırız.
  • SORU: Bu rafine edilmiş şüpheci öğretilerde, -bilhassa son dönem- şüpheciliğin tanımında veya içeriğinde bir farklılık söz konusu mudur?
  • CEVAP: Empiricus önce şüpheciyi tanımları:
    • Her şeyden daha önemli olarak o, (septik) … kendisine görüneni dile getirir, kendi izlenimini, dogmatik olmayan bir tarzda yani dış gerçeklikler hakkında herhangi bir pozitif tasdikte bulunmaksızın ortaya koyar.
  • Şüpheci için bilginin ölçütüne ilişkin olarak açıklaması da sarihtir:
    • O halde septik okulun ölçütü görüntüdür ve görüntüden kastettiğimiz şey de duyu algısıdır.
  • SORU: Gündelik yaşamla şüpheciliğin uyumu hakkında bir kelam etmiş midir?
  • CEVAP: Eylemde bulunmaksızın yaşamak mümkün olmadığına göre görüntüleri tasdik ederek, dogmatik olmayan bir tarzda, normal bir yaşam sürdürmeliyiz. Sextus’a göre pratik hayatın yaşanabilmesi için dört şeyin tanımlanması gerekir:
    • Doğaya (physis) ilişkin bilgimiz; duyularımız ve aklımızla doğal varlıklarız ve bunlarla hayatımızı yaşar, yönlendiririz.
    • Duygulara ilişkin bilgimiz; duygularımız sayesinde açlık, susuzluk gibi ihtiyaçlarımızı biliriz ve buna uygun tedbirler alırız.
    • Geleneksel yasalar ve adetler bize dindarlığın iyi, dinsizliğin kötü bir şey olduğunu söyler.
    • Sanatlar-Bilimler (techne) sayesinde günlük hayatımıza ilişkin teknik bilgileri elde ederiz.
  • Bu saydığımız dört hususu idealist bir tarzda, kendinde bilgilerine değil bize nasıl göründüğüne bakarak dogmatik olmayan bir tarzda bir yaşam sürmemiz mümkün ve gereklidir.
  • SORU: Burada da ahlaka ilişkin bir açıklamaya girecekmişiz gibi geliyor.
  • CEVAP: Bundan sonra şüpheciliğin amacını açıklamaya girişecektir Sextus. O konuya önce Aristotelesçi bir tarzda ahlakta araç ve amaç ayrımını yapar. Tanımına göre ahlakta amaç “bütün eylem ve düşüncelerin kendisi için yapıldığı şeydir”.
  • SORU: Nedir bu amaç?
  • CEVAP: Bir şüphecinin amacı kanılarla ilgili olarak kaygılardan kurtulmuş olma, kaçınılmaz şeylerle ilgili olarak ise ölçülü duygulara, ruh hallerine sahip olmaktır. Yani ruh huzuru elde etmek, mümkün olduğu kadar az acı duymaktır ve bunu en iyi şüpheci gerçekleştirebilir. Çünkü şeylerin doğaları gereği iyi veya kötü olduğuna inanan bir dogmatik “kötü” bir şeyle karşılaştığında ondan kaçmaya, “iyi” olduğunu düşündüğü şeyleri elde etmeye çalışır. Sürekli bir şeylerden kaçınma ve sürekli bir şeyleri elde etme hırsı yüzünden de korku ve endişe yaşar.
  • SORU: Oysa eylemlerin doğaları gereği iyi ve kötü olduğuna inanmayan bir şüpheci bu kaygıları yaşamayacaktır. İyi de bu şüpheciyi olumsuz anlamda kaygısız ve duyarsız yapmış olmaz mı?
  • CEVAP: Şüpheci de domatikle aynı hayatı ve aynı sorunları yaşar ama şüphecinin farkı bu acıları dogmatikin aksine bir kere yaşar. Şüpheci sadece acıkınca, dogmatik hem acıkınca hem de acıkmanın endişesinden (onun kötü bir şey olmasından) acı çeker. Şüpheci acıkır ama acıkmanın kötü bir şey olduğunu düşünmediğinden bundan dolayı acı çekmez.
  • SORU: Yani hayatın amacı olan mutluluğa erişmek için şüpheci tutum sergilemeliyiz. İyi de bu da mutluluğa erişmek için dogmatik tarzda ortaya konmuş bir öğreti sayılamaz mı?
  • CEVAP: Şüphecinin hareket noktası böyle bir amaca ulaşmak için şüpheci olmak değildir. O şüpheci olmak suretiyle böyle bir amaca dogmatikten daha bir şekilde ulaşır. Şüphecilikten elde edilen yarar (kaygısızlık) bir hedeften ziyade tutumun sonucudur burada.
  • Sextus Empiricus’un aynı zamanda gelenek ve yasaların da gerekliliklerini de göz önüne alarak bir yaşam sürdürdüğünü hatırlatalım. Çünkü bunlar da pratik hayatın doğal zorlamaları olarak pekâlâ ele alınabilir.
  • Empiricus’un mantık, nedensellik, tanrının varlığı konusunda da önemli düşünceleri vardır.
    • Tasım mantığı dediğimiz tümevarım, tümdengelim akıl yürütmelerinin bir kısır döngü içinde olduğundan ve tümevarım özelinde de bu akıl yürütmenin geçerli olmadığından bahseder.
    • Doğada olup bitenlerin açıklanması için nedenselliğin kabul edilmesini gerektiğini fakat her şeyin başka bir şeyin nedeni olmasından ötürü de onun -sonsuza giden- bir kısır döngüye girdiğinden ve nedensellik olgusunun üzerinde yükselebilecek bir temeli olmadığından bahseder. Hem bir şeyin neden, diğerinin eser olduğunu tanımlayan bizi ve şeylerin kendilerinde bu özellikler olduğunu bilemeyiz.
    • Tanrıya ilişkin düşünceleri de diğer düşünürlerin birbirine zıt fikirleri ve kötülük problemi üzerinden yürür. Buna göre tanrının neliğine ilişkin tonla farklı düşüncenin olduğu yerde onun var olup olmadığı veya nasıl bir doğaya sahip olduğunu nasıl ileri sürebiliriz? Tanrının var olduğu ve her şeyi önceden bildiği bir tasarımda dünyadaki kötülük olmaması gerekir ama dünyada kötülük var. O halde tanrı her şeyi önceden bilmez. Tanrı her şeyi öngörme konusunda ya bir isteğe sahipti ama güce sahip değildi veya hem isteğe hem güce sahipti ya da ne isteğe ne de güce sahipti. Eğer o, hem isteğe sahip hem güce sahip olsaydı her şeyi ön görmesi gerekirdi. Eğer isteğe sahip olup güce sahip değilse o zaman evrende kendisinde daha güçlü olan ve kendisinin onları öngörmesine engel olan bir şey vardı. Bu varsayımın tanrı kavramına aykırı olduğu açıktı. Eğer ne isteğe ne de güce sahip değilse o zaman da tanrının hem kötü niyetli, hem de güçsüz olduğunu kabul etmek gerekir. Bunun da tanrı kavramına uygun olmayan bir şey olduğu açıktı.
      • “Evrende kötülüğün bir olgu olarak vardır. Tanrı ya bu kötülüğü istemiyor ancak onu önlemek elinde olmadığı için güçsüzdür veya bu kötülüğü önlemek elindedir ama onu önlemek istemediği için kötü niyetlidir. (Hume)

Kaynakça:

İlkçağ Felsefe Tarihi 4. Cilt, Ahmet Arslan

Felsefe Tarihi, Macit Gökberk

Ünlü Filozofların Hayatları ve Öğretileri, Diogenes Leartius

PODCAST: History of Philosopy Without Any Gaps

Tagged as: , , , , , , , , , , , , , , .

Rate it
Previous episode
Post comments (0)

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *