• Home
  • keyboard_arrow_right Helenistik Dönem
  • keyboard_arrow_rightPodcasts
  • keyboard_arrow_right Stoacılık – 1 (Giriş, Epistemoloji, Doğa Felsefesi)
play_arrow

Helenistik Dönem

Stoacılık – 1 (Giriş, Epistemoloji, Doğa Felsefesi)

Bilal A. Temmuz 11, 2019 97 1


Background
share close

STOACILIĞA GİRİŞ VE TARİHİ

Stoacılık (Stoisizm) Epikurosçuluğa kıyasla daha uzun ömürlü olmuş ve daha çok taraftar çekmiştir. 500 yıllık varlığı ilk, orta ve son dönem olmak üzere üç dönem içinde ele alınır genellikle.

İLK DÖNEM

İÖ 3.yy başından İÖ 2.yy ortalarına kadar sürer. Bu sürede Zenon, Kleanthes ve Krizippos öne çıkan stoacı düşünürler olmuştur.

  • Zenon, Kıbrıslı Zenon bu okulun kurucusudur. Okulu kurduğu Atina’da 40 yıl yaşamış ve Atinalılar tarafından örnek bir hayat yaşadığı ve şehre katkılarından dolayı çokça sevilip sayılmış, kendisine şehrin surlarının anahtarı teslim edilmiş ve tunçtan bir heykeli dikilmiştir.
  • İlk dönemin en önemli ikinci figürü Krizippos’tur. Okulun üçüncü lideri olan Krizippos’un öğretiye katkıları Zenon’unkinden bile fazladır. “Eğer Krizippos olmasaydı Stoacılık olmazdı” lafı ilk çağ boyunca çokça tekrarlanmıştır. Ortodoks Stoacılığın temsilcisi olan Krizippos’un bolca alıntılar içeren 705 eser yazmış olduğu aktarılır Laertus tarafından.
  • İlk dönemin son temsilcileri olan Tarsuslu Zeon ve Selekialı Diogenes’in Aristotelesçi Kritalaus ve Akademik Septik Karneades’ten oluşan bir filozoflar heyetinin Atina’ya konulan bir para cezasını affettirmek üzere Roma’ya gidişleri ve orada verilen konferansların gençlerde ilgi duyması fakat konferanslardaki konuların Roma’nın askeri erdemleriyle uzlaşmadıkları gerekçesiyle kovuldukları İÖ 207’den itibaren İS 1.yy’da filozofların tüm Roma’dan kovuldukları ana kadar Roma’nın felsefeyle sorunlu ilişkisi başlayacaktır.

ORTA DÖNEM

Bu dönemde Panaitios ve Poseidonios isimleri öne çıkar. Bu dönemde felsefe ilk dönemin aksine bütünlüklü bir sistem olarak, çok cihetli ele alınmak yerine ahlak felsefesine önem verilir. Ayrıca okula yöneltilen eleştiriler dolayısıyla Herakleitos, Sokrates, Kiniklerden, Megara okulundan, Platon ve Aristoteles’ten bazı öğeler alarak eklektik bir yapıya dönüşür.

  • Bu eklektik yapının ilk halkası olan Herakleitos felsefesinden evrenin ana maddesinin, arkhesinin ateş olduğu tezini alırlar. Onlar bu teze “evrensel yangın” diyecektir. Herakleitos’ta evrenin ilkesi olan ateş varlıkları Logos’un yasasına göre oluşuyordu. Stoacılarda da bu ateş, sıcak nefes Logos olarak adlandırılıyor fakat bu önüne geçilemez düzenlilik bir kader (Fatum) olarak adlandırılıyor. Herakleitos’taki determinizm Stoacılarda kaderciliğe dönüşüyor. Herakleitos’taki gibi yine her şey sürekli değişir.
  • Ahlak felsefesi öğeleri ise Sokrates’ten alınır. Sokrates en yüksek ahlaki davranış idealidir ve ana tezleri katı bir tarzda benimsenir. Böylelikle erdemin bilgi olduğu entelektüalist ahlak kuramı kabul edilmiş olur. Yani erdem, bilgi mutluluk, iyilik; bilgisizlik de kötülüktür.
  • Bir diğer seçim Kiniklerden yapılır. Stoacıların “doğaya uygun yaşama” öğretisi ve mutluluğu sağlayan erdemlerde yaptıkları ayrımlar Kiniklerden alınmadır. Doğaya uygun yaşam düşüncesi beraberinde hümanist bir siyaset felsefesi oluşturmalarına yol açacak ve Yunan tipi site yönetim anlayışının yerini bir dünya devleti ideali alacaktır.
  • Megara okulundan Euklides’in mantık kuramları Stoacı Krizippos tarafından benimsenmiştir.
  • Stoacılar içinde bulunduğumuz dünyanın var olması mümkün olan dünyaların en mükemmeli olduğu düşüncesini Platon’dan almıştır. Platon’un Timaios diyaloğunda evren belirli bir amaca yönelik olarak Demiorgos tarafından oluşturulmuştu ve onun sanatkarlığı neticesinde kozmos mükemmel bir uyum içindeydi. Stoacılardaki fark evreni meydana getiren sanatkar Demiorgos değil, Herakleitos’un Logos’udur.
  • Platon’dan alınan diğer bir öğe evrende tanrısal bir öngörü ve inayet olduğu düşüncesidir. Bu onları evrende kötülüğün olmadığı bir tanrı savunmasına götürecektir. Bu savunma daha sonra kilise babaları tarafından da Hıristiyanlığa dahil edilecektir.
  • Stoacıların felsefeyi teorik ve pratik diye ikiye ayırmalarının gerisinde de Aristoteles yer almaktadır. Yine Aristoteles’in hayatının amacının mutluluk olduğu ahlak felsefesi görüşü Stoacılar tarafından benimsenir.

SON DÖNEM

Stoacılar, Son dönemde Roma’ya taşınır ve bir anlamda resmi Roma felsefesi haline gelir. Son dönem tamamıyla Roma’da geçer. Bu dönemde Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius öne çıkar.

  • İkinci dönemde başlayan dini ilgiler bu dönemde bu geç dönemde doruk noktasına çıkar. Stoacılık ahlak öğretisi olması yanında bir kurtuluş öğretisi, bir çeşit din haline gelir çünkü İsa ile başlayan Hıristiyanlığın yayılımı tüm toplumları etkisi altına alırken felsefe de dinin vadettiği kurtuluş öğretileri karşısında klasik antik çağın doğal bir teoloji, doğal bir varlık ve metafizik öğretisi, doğal bir ahlak ve kurtuluş kuramına dönüşme ihtiyacı hissetmişti ve bu çaba felsefenin neredeyse tamamen bir din olduğu yeni Platoncu hareketlerden önceki son çabaydı.
  • Daha çok ahlak felsefesiyle ilgilenen Seneca, avukatlık ve senatörlük yapmış, daha sonra imparator Neron’un danışmanı olmuş ve ona düzenlenen bir komplonun parçası olduğu gerekçesiyle intihara zorlanmıştır.
  • Bu dönemin öne çıkan filozofu Neron tarafından azad edilmiş bir kölenin uzun yıllar köleliğini yapmış olan Epiktetos’tur. Epiktetos döneminde felsefe pratik olanla yani ahlakla ilgilenmeye ağırlık verir. Temel düşüncesi üstün bir bilgeliğin eseri olarak yaratılmış evrenin iyi olduğu ve kötülüğün bizim şeyler hakkındaki yargılarımız olduğudur. Yapmamız gereken başımıza gelen tüm felaketlerden ne ötürü kendimizi ne de başkasını suçlamaktır. İyilik dolu inayetlere katılacağız, bundan eksiksiz bir doyun bulacağız ve hiçbir şeyin bu onaya engel olamamasından ötürü kendimizi özgür hissedeceğiz; yani tevekkül. Bu tevekkül edilgin değil, tanrı veya doğa tarafından bize biçilmiş “rolü” aktif olarak oynamayı gerektirecektir. Tanrılara hınç duyulmayacak, onlar bireyi ihmal ettikleri gerekçesiyle suçlanmayacaktır.
  • Son öne çıkan isim de aynı zamanda Roma İmparatoru olan Marcus Aurelius’tur. Kendisinin Stoacılığa özel bir katkısı olmamakla beraber Stoacılığa, özellikle Epiktetos’un ahlak görüşlerine özel kişiliğinin, yumuşak karakterinin ürünü olan bir tazelik kazandırmasından ileri gelmektedir.

MANTIK

  • Aristoteles için mantık sadece doğru ve tutarlı düşünme yöntemi değil aynı zamanda bilim yapma bilimsel bir metodolojiydi. Daha önce gördüğümüz apodiktik kıyaslar bizi bilgisel bilgiye götüren bir bilim yöntemiydi.
  • Aristoteles’in bilimsel kıyas yöntemi yanında diyalektik yöntemden bahsettiğini de görmüştük. Diyalektik akıl yürütmedeki fark kullanılan öncüllerin kesin ve güvenilir olmamalarıydı. Diyalektik, örnekler ve örtük kıyaslardan meydana geliyor ve retorikle de bazı ilişkileri vardı.
  • Stoacılar Aristoteles’in ilk şeklini verdiği ve sınırlarını belirlediği mantık içine dille ilgili çalışmaları da dâhil etmiştir. Mantık sadece akıl yürütmelerin ve kanıtlamaların değil akılsal konuşmayla ilgili her şeyin incelemesini içine alır. Bu dili, dilin ses ve anlamlarla ilgili fonetik ve semantik konularını, cümle kuruluşu ve üsluplarla ilgili incelemeleri de kapsadığı anlamına geliyor. Bunların yanında bilginin imkanı, kaynağı, doğru ve doğrunun ölçütü gibi epistemoloji alanına giren konular da mantığa dahil edilir. Mantığı bu denli geliştiren Stoacı filozof Krizippos’tur.
  • Retorik Stoacılar tarafından “bir kişinin gerçekleştirdiği, ikna etmek amacıyla yapılan başarılı konuşma sanatıdır.”
  • Diyalektik ise iki kişi tarafından karşılıklı gerçekleştirilen, doğru ve yanlışı konu alan bir konuşma sanatıdır.
  • Diyalektik doğru ve yanlış sözleri konu alan bir sanattır çünkü Stoacılar ifadenin/sözün doğruluğunu düşüncenin doğruluğundan ayırmazlar.
  • Retorik konusunda Aristoteles’e katılan Stoacılar diyalektik konusunda da Platon’un tarafındandırlar. Platon, diyalektiği doğruyu bulmak, bir bilim yapma yöntemi yapmaya çalışmıştı. Stoacılar da diyalektiğin doğruyu yanlıştan ayırt eden ve inandırıcı sözleri karanlık sözlerden ayırmayı sağlayan bir disiplin olarak görüyor, diyalektik olmaksızın yöntemli soru sormak ve cevap vermenin imkânsız olduğunu düşünüyordu. Haliyle keskin zekâya, nüfuz edici kavrayışa sahip olan bilgenin kullandığı yöntem diyalektik olacaktır.
  • Stoacılar gerek Platoncu gerekse Aristotelesçi anlamda tümellerin varlığını metafizik ve epistemolojik görüş farklılıklarından dolayı reddettikleri için mantıksal önermeler konusunda da Aristoteles’ten farklılaşmışlardır. Onlara göre dış dünyada var olan şeyler tikeldir ve duyusaldır. Tümeller sadece insan zihninin ürünü olan kavramlardır, yani nominalist bir görüş benimsemişlerdir. Onların önermelerde yaptıkları belirli önerme, kategorik önerme, belirsiz önerme gibi ayrımlar önermelerin Stoacılığın benimsediği metafizik ile çatışmamasının gayretinin eseridir.
  • Onlar önermelere sadece mantıksal biçimleriyle ilgilenmiyorlar, önermeler arasında tamamen biçimsel olarak hangi tür ilişkilerin kurulabileceğini araştırmışlardır. Bu modern mantıkçıların “doğruluk fonksiyonları” dedikleri sistemi geliştirmenin bir çabası gibi görünmektedir.
  • Gelecekteki gerçekleşecek olgulara ilişkin önermelerde Aristoteles’in mantığındaki üçüncü halin olmazlığı ilkesi gereğince doğru ve yanlış dışında bir yargıya varamıyorduk. Fakat yine Aristoteles’in gelecekte gerçekleşecek olayların zorunlu (determinist) olarak gerçekleşmelerinin bilinemeyeceği yargısı sebebiyle bu ikili doğruluk değerinin kesin olmadığını olmadığı belirtilmiştir. Stoacılara baktığımızda ise onların evrensel ilke olan Logos’un her şeyin en iyisini planladığı ve daha önce de değindiğimiz gibi kaderci (mutlak determinist) doğa felsefeleri gereğince ikili doğruluk değeri geçerliliğini korur.

BİLGİ KURAMI (EPİSTEMOLOJİ)

Stoacılar bu konuda şunu derler: İnsan doğduğunda ruhunun egemen kısmı (akıl), üzerine yazı yazılması için iyi bir durumda bulunan beyaz bir kağıt sayfası gibidir. O bütün fikirlerini bunun üzerine kaydeder.

Aetiues
  • Stoacılar da Epikurosçular gibi bilginin kaynağının deney olduğunu savunur. A priori bilgiyi reddeden bu düşünce tıpkı modern çağda John Locke’ta göreceğimiz gibi öğrenilen tüm bilginin doğduktan sonra deneyimle öğrenildiğini öne sürer.
  • Krizippos algıyı nesnenin akılda meydana getirdiği değişme olarak tanımlayarak Zenon’dan itibaren başlayan algı tanımına açıklık getirmiştir. Duyulardan gelen algılar için “izlenim” (phantasia) terimi kullanılmıştır. Nesnesi hakkında bize doğru bilgi veren izlenimler güvenilir izlenimlerle, hayali ve uydurma izlenimler arasında ayrıma gidilmiştir.
  • Güvenilir izlenim veren nesnelerde de yine ikiye ayrım söz konusudur. Buna göre bilimsel olarak doğru ve geçerli izlenimler ve nesnesini mükemmel bir biçimde açık seçik olarak kavrayan ve ifade eden izlenimler olarak ikiye ayrılır.
  • İzlenim henüz bir kanı veya inanç değildir çünkü bu özelliğiyle sadece öznenin sahip olduğu veya maruz kaldığı bir dış etkiden ibarettir. İzlenimin bir kanıya dönüşmesi için öznenin ona göstereceği tepkiye ihtiyaç vardır. Yani öznenin bu izlenimi kabul veya ret etmesi gerekecektir.
  • Stoacılar duyu izlenimlerini sadece dış dünyada bulunan nesnelerin etkileriyle sınırlandırmaz. Modern çağda Locke’un da söyleyeceği gibi “bizim iç hallerimiz, duygularımız, faaliyetlerimize ilişkin izlenimlerimiz veya duyumlarımız da bu izlenimlere dâhildir. Bu iç izlenimlerin kabul veya ret süreci de aynen korunur.
  • Stoacılar bu konuda son derece modern bir kuram oluşturmuştur. Genel olarak bireyse-duyusal izlenimler önce belleğe/hatıralara dönüşerek zihinde yer edinir. İzlenimlerin tekrar etmesi neticesinde oluşan bu deneyimlerden yola çıkarak genel kavramlara ulaşılır. Daha önce de söylediğimiz gibi Stoacılar nominalisttir. Dolayısıyla bilginin konusu olan nesneler tikel varlıklardır. (Tikel at, tümel at örneği)
  • Duyusal verilerden gelen izlenimlerin kavramların düşünce ve bilgiye dönüşmesi ise akıl tarafından gerçekleştirilir. Duyusal izlenimi, duyu organının basit fiziksel bir etkilenimi olmaktan çıkararak anlamlı bir algıya dönüştüren kavram veya düşüncenin kendisi olduğu gibi son tahlilde algının güvenirliliğine ilişkin onay veren de yine akıl veya zihindir.
  • Stoacılar akıl sahibi insanların bütün izlenimlerinin önermesel bir içeriğe sahip olduğunu ve aslında bizim izlenimleri onaylarken onayımızı onları önermesel içeriğine verdiğimizi düşünür. İzlenimlerin onay ve ret aşamasının gerçekleşmesi için dil zorunludur ve her kabul ve ret bir önerme olarak karşımıza çıkar. Mantık bölümünde gördüğümüz gibi önermelerin doğruluğu da olgusal olarak doğrulukla ilgiliydi Stoacılar için. Bu yüzden mantık, epistemoloji ve ontoloji bu denli iç içedir Stoacılarda.
  • Stoacılar deneyin ürünü olup tekrarlanan deneyin sonucu olarak meydana gelen bazı kavramlarımızın yanı sıra deneyin kendisinden gelmeyen, deneyden önce gelen bazı zihin fiillerini kabul etmektedirler. Bunlar sayesinde at-adam, ölüm gibi deneyin ürünü olmayan kavramları oluşturabiliyoruz. Tanrı, ruh gibi metafizik öğeler de bu dünyadaki etkileriyle bilinebilecektir. Bu fiiller benzetme, oranlama, yer değiştirme, bir araya getirme, karşılık kurma olarak sıralanır.
  • Stoacılar doğrunun ölçütünü genel olarak algının kendisinde bulur. Zenon’a göre bir şeye doğru dememiz için onu, ona ilişkin kavrayışımızın (önermemizin) herhangi bir kanıtla reddedilmesi mümkün olmayacak bir tarzda kavramamız (algılamamız) demektir. Doğru algı konusunu tam olarak yansıtan algıdır. Bu algının doğruluğunun ölçütü de algılayan ruhun kendisinin bu algıya onay vermesi, onun doğruluğunu tasdik etmesidir.
  • Bu süreci özetlersek:
    • Birinci aşama: Nesnelerin duyularımızda izlenimler bırakması
    • İkinci aşama: Ruhun bu izlenime tepki vermesi; onu kabul veya ret etmesi
    • Üçüncü aşama: İzlenimin bir kavrama dönüşmesi
    • Dördüncü aşama: Oluşturulan kavram/kavramların bilgiye dönüşmesi
  • Zenon’a göre aksi örnekleri olsa da doğru algı ile yanlış algı kesinlikle birbirinden farklıdır ve algılayan ruh bunları doğru bir şekilde ayırır. Algılayan ruh sağlıklı olduğu, algıyı engelleyecek veya bozacak bir etken olmadığı sürece algı doğrudur. Yalnız algılayan kişi uzman veya bilgin olmalı ki sıradan insanın algılayamayacağı farklılıkları algılasın ve doğru bir izlenim oluşsun.
  • Stoacılara göre kavrayıcı bir algının tek başına herhangi bir bireysel olgunun algısı veya kavraması olmasına karşılık gerçek bilgi veya bilimin, bu tür algılara dayanmakla birlikte, onların, daha doğrusu onlardan hareketle zihnin oluşturduğu kavramların kendi aralarında sistemli bir biçimde birbirleriyle birleştirilmeleri gerekir. Yani duyusal bilginin akıl tarafından da onaylanması ve bu bilgilerin birbirleriyle tutarlı olması gerekir.

METAFİZİK

  • Stoacılar, Aristoteles gibi varlık felsefesi veya metafizikle doğa felsefesi veya fizik arasında bir ayrım yapmazlar. Onlar için doğa içinde maddi olanla olmayan arasında kategorik bir ayrım yoktur ve doğa her şeyi içine alır.
  • Stoacılar için asıl var olan şey dış dünyadaki maddi nesnelerdir. Bu yüzden onlar tanrı, ruh ve ruhta var olan erdemlerin maddi olarak var olan şeyler olduklarını öne sürerler. Onlar maddidir çünkü onlar evrenin tözü olan ateşin ya da evrensel aklın (logos) kendileridir.
  • Onlar her şeyi maddi cisimlere ve onların durumlarına indirgemekte, söz gelimi at-insan gibi hayali şeylerin de zihinde var olduğunu söylerler.

DOĞA FELSEFESİ

  • Stoacılar için doğa felsefesi, felsefenin üç ana araştırma alanından birisi olup asıl amacı doğanın bilgisidir.

Stoacılar doğadan bazen dünyayı bir arada tutan şeyi bazen yeryüzündeki şeyleri varlığa getiren şeyi kastederler. Buna göre doğa, kendiliğinden hareketli, varlığa getirdiği şeyleri belli dönemlerde tohumsu ilkelere uygun olarak gerçekleştiren ve ayakta tutan, onların kendilerinden çıktıkları eylemleri gerçekleştiren güçtür.

Diogenes Laertiues
  • Stoacılar doğayı açıklarken Aristoteles’e benzer bir tutum sergilerler. Varlık biri belirsiz ve hareketsiz (madde) diğeri tamamen belirli ve fiil halinde bulunan (form) iki ilkeden meydana gelir. Değişme yine maddenin değişmesi ile açıklanıyor ve bağımsız bir form, ilk ilke bulunmamaktadır. Fakat Stoacılar için Aristoteles’in form dediği şey tanrı olup tamamen maddi bir şeydir. Madde ve form arasında kuvve-fiil ilişkisi yoktur ve onlar birbirine içkin şeylerdir. Son olarak Aristoteles için tanrı doğanın dışında ve ondan aşkın bir yapıdayken Stoacılar için tanrı doğanın aktif ilkesine (form) ve doğanın kendisine özdeş kılmaktadır. Aristoteles’teki madde-form-tanrı üçlemesinin yerini artık madde-tanrı almıştır. Yani yaptıkları şey son tahlilde tanrıyı değil formu kaldırmak ve tanrıya formun işlevini yüklemek olmuştur.
  • Tanrı da Herakleitos’taki gibi ateşle özdeş kılınmıştır. Biyolojilerinde de –Aristoteles gibi- canlılığın kaynağı da bir hayat ateşidir. Bu hayat ateşi Krizippos ile beraber hava ve ateşin karışımı olarak “sıcak nefes” olarak değişecektir. Daha önce de söylediğimiz gibi bu ateş yani tanrı akıllıdır ve evreni bir plan dahilinde meydana getirmiştir. Tanrının evrene yayılımı da sıcak bir nefes gibi olmuştur.
  • Aristoteles’in akıllı tanrısına daha çok benzeyen Stoacıların tanrısı belirli bir ereğe sahiptir ama Aristoteles’teki gibi evrene aşkın değildir.

Stoacıların tanrısının evreninkinden ayrı bir hayat hikâyesi yoktur.

  • Stoacılar Aristoteles’in dört unsur (toprak-su-hava-ateş) teorisini de kabul ederler ama temelde diğer üç unsur ateşin birer formudur. Yine gök küresinin merkezini oluşturan “esir” de bir ateş formudur. Böylece Stoacılar modern çağda Spinoza’da rastlayacağımız gibi monist bir evren anlayışına sahip olduğunu görüyoruz. Evrende tek bir ilkenin, tek bir varlığın olduğu, onun ruh, akıl ve tanrı olduğunu söyleyen monist bir panteizm olduğu da yine açıktır. Bu panteist anlayışın Hegel’den farkı da Hegel tanrıyı (Geist) tarihe özdeş kılarken Stoacılar onu kozmik sürece özdeş kılarlar.
  • Stoacıların Epikurosçular gibi materyalist olduğunu tekrar hatırlatalım fakat Stoacıların atomcu materyalizminden epey farklı olduğu da görülüyor. Stoacılar için madde sonsuza kadar bölünebilir. Madde özü itibariyle aktif, dinamik ve kuvveti kendindendir.
  • Sextus Empiricus’un konu ile ilgili aktarımı bizi Stoacıların boşluk hakkında düşüncelerinin ne olduğu konusunda aydınlatacaktır.

“Boşluk, var olan bir şey (cisim) tarafından işgal edilmesi mümkün olan ancak işgal edilmemiş olay şey veya içinde cismin olmadığı veya cisim tarafından işgal edilmemiş olan aralıktır. Yer ise var olan bir şey (cisim) tarafından işgal edilmiş ve şeye özdeş kılınmış olan şeydir.”

Sextus Empiricus
  • Buna göre evrenin içinde boşluk yoktur ancak evrenin dışında boşluktan bahsetmek mümkündür. (Evrenin dış sınırı olan sabit yıldızlar küresinde oturan adam elini dışarı uzatır) Aristoteles ise gerek evrenin içinde gerekse de evrenin dışında boşluk olduğu fikrini reddetmişti.
  • Stoacı kozmolojide tek ve sonlu bir evren vardır. Bu evrenin başı ve sonu bulunmaktadır ve her üç bin veya otuz bin yıl süren bu aşamaların sonunda Büyük Yıl denen yılda her şey evrensel yangınla kendisinden geldiği ateşe geri döner ve bu süreç sonsuza kadar tekrar eder. (Ebedi Dönüşler) Bu süreçte her şeyin yanıp genişlediği veya soğuyup büzüştüğü durumlarda evrenin içinde olduğu bir boşluğa ihtiyaç vardır. Dolayısıyla evrenin dışında boşluk vardır. Boşluk bir cisim olmadığı için de evrene herhangi bir etkide bulunmaz, onun bu sürecini etkilemez.
  • Bu süreci biz zamanda oluyormuş gibi anlatsak da Stoacılar da Aristoteles gibi zamanın tözsel bir varlık olmadığını düşünürler. Zaman harekete bağlıdır ve önce ve sonraya göre hareketin sayısıdır sadece. O hareketin bir boyutu, hızlılık veya yavaşlığın ölçüsüdür.
  • Evrenin üç veya otuz bin yıllık süren süreçlerle büyük yangında yeniden başa sarıp yeniden kurulması her seferinde aynı şekilde gerçekleşir ve evrensel, tanrısal plan tekrar eder. Tanrının meydana getirdiği dünyadan başka bir dünya yaratması mümkün olmadığı gibi (çünkü en iyisi odur) ve yeniden yaratımda bunu değiştirmesi de düşünülemez. Bu model modern çağda Nietzsche’nin Neşeli Bilgi eserinde de kullanılacaktır. Yalnız ebedi dönüş teorisi kozmoloji açıklaması için değil varoluşsal, psikolojik ve ahlaki karakterde bir öğretiye dönüşecektir. Onun için önemli olan evren değil yaşadığımız hayattır ve sonsuza dek tekrarlarla yaşayacağımız hayatı bu durumu göz önüne bulundurarak yaşamamız gereklidir.

“Bu dünyada yapmayı doğru bulduğun eylemlerin ebedi olarak geri dönebileceği, tekrarlanabileceği bir şekilde davran”

  • Stoacılar bu konuda Epikurosçularla aynı yerdedir. Doğanın bilgisi evrenin araştırılması amacıyla değil ahlak felsefesine hizmet etmek amacıyla yapılır. Yine insanın amacı mutluluğa erişmektir ve mutluluk “doğaya uygun yaşamak”tan ibarettir. Doğa felsefesi bize kim olduğumuzu, dünya içindeki yerimizi, dünyanın genel işleyişi içinde nasıl rol alabileceğimizi veya ona nasıl uyabileceğimizi, böylece nasıl mutlu bir hayat yaşayabileceğimizi gösterebilir.
  • Stoacılar mutlu olmamız için dünyanın her şeyi bilen, her şeyi planlayan bilge ve akıllı bir varlığın elinden çıktığını bilecek bu yüzden gerek bütününde gerekse de parçalarında uyumlu ve mükemmel, hatta mümkün olan en mükemmel dünyada yaşadığımız düşüncesinde olmalıyız. Yani her şeyin ölçüsünün tanrı olduğu ama tanrı ve doğanın birbirinden ayrılmadığı, yani tanrının doğada olduğu ve deyim yerindeyse teolojinin doğa felsefesine indirgendiği bir anlayışla bu doğada mutluluğun bulunabileceğini söylerler.

Stoacılık hakkında yaptığımız ikinci programı dinlemek için tıklayınız.

Kaynakça: Stoacılar çalışmasında temel ve tek kaynağımız Ahmet Arslan’ın İlkçağ Felsefe Tarihi Citl 4 eseri olmuştur. 

Tagged as: , , , , , , , , .

Rate it
Previous episode
play_arrow
share playlist_add
close
  • 136

Helenistik Dönem

Epikurosçuluk

Bilal A. Mayıs 20, 2019

   Epikuros, felsefeyi kanonik (bilgi felsefesi/mantık) fizik (doğa felsefesi) ve etik (ahlak felsefesi) olarak üç kısma ayırmıştır. BİLGİ FELSEFESİ Bilgi felsefesini Ölçüt Üzerine (Canon) adlı eserinde toplu olarak dile getirmiştir. […]

Read more trending_flat

Post comments (1)

Leave a reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *