play_arrow

Rönesans

Rönesans 1/3: Sanat ve Felsefe Gelişmeleri

Bilal A. Mart 1, 2020 1001 1


Background
share close

RÖNESANS

Rönesans Nedir?

  • Avrupa kültür çevresinin bir ürünü olan ve aslen Fransızca “yeniden doğuş” anlamına gelen Rönesans, Avrupa kültürünün gelişmesinde, gerçekten de baştan aşağı bir yeniden doğmayı ifade ettiği için doğru bir kullanımdır.
  • Bu kavram, dar anlamda, antikçağ üzerindeki incelemelerin yenilenmesi, yeniden doğması” olarak okunabilir. Bu yenilenme, ilkçağ ile ortaçağın vardığı sonuçların büsbütün yeni bir biçimde görünmesi, bundan önceki çağların tanımadığı yepyeni bir insanın tarih sahnesine çıkmasıdır.

Bir Geçiş Dönemi Olarak Rönesans

  • Rönesans’ın 15-16. yüzyılları kapsadığı genel yargıdır. Rönesans bir geçiş dönemidir ve ortaçağ ile yeni çağ, modern çağ arasında bir köprü kurar.
  • Tarihte “yeni”, için için olgunlaşan bir hazırlanmanın ürünü olduğu için bu dönemin başı veya sonu hakkında kesin bir tarih vermek elbette mümkün değildir. Rönesans’ın Avrupa’nın farklı ülkelerinde farklı dinamiklere sahip olması bir yana kültür dünyasının enerjisinin çok daha dayanıklı olması keskin ayrımlar yapmayı iyice zorlaştırır.
  • Rönesans ortaçağ düzeninin çözülüp modern çağı oluşturacak ilkeler ve düşüncelerin artık belirmeye başladığı dönemdir. Daha önce benzer bir geçiş dönemi olarak Helenistik dönemi görmüştük. Tarihte bu geçiş dönemleri hiç eksik olmaz diyebiliriz.
  • Bu geçiş dönemleri kimi zaman sessizce olurken kimi zaman da büyük bir gümbürtü ile gerçekleşir. İkinci durumda geçiş dönemlerindeki yeni formlar kendilerini birdenbire belli edebilir, arkasında bir çok kişiyi sürükleyebilirler. Rönesans işte bu ikinci türden geçişlerden biridir.
  • Bu dönem çok canlı bir kaynaşma, çok genç bir yaratma sevinci, yeniye doğru çok istekli ve cesurca atılımlarla doludur. Bu dönemin bir benzeri bizde Tanzimat’tan sonra yaşanır.
  • Yine de bir zaman aralığı belirleme çabasında bizi Rönesans’ı hazırlayan gelişmenin gözle görülür bir hale geldiği 14.yy’a eğilebiliriz. Bu dönemde Hristiyan Avrupa’nın büyük bir kısmını büyük bir birlik içinde toplamış olan evrensel ortaçağ devleti artık ayrı ayrı ulusal devletlere bölünme başlamış, orta sınıfın uyanan girişim ruhu ekonomide yeni gelişmelere ayol açarak kilisenin maddi gücünü sarsmaya başlamış, şehirli orta sınıf yeni hayat görüşü benimseyerek ve kiliseden kopmaya başlamıştır.
  • Rönesans kültürünün bütünü gibi felsefesi de dinç atılımlarla doludur ve bahsettiğimiz geçiş dönemi özelliklerini taşır.
  • Geçiş dönemi aynı zamanda geri bırakılanla kendisine varılmak isteneni, ister istemez, bir arada bulundurmak demektir. Bu birliktelik doğal olarak eski ile yeninin çatışmasını doğurur. Bu çatışmanın sonucu olarak bunların birbirinin içine girip bağdaştığını ve yine doğal çelişkiler barındırabildiğini görürüz.

Rönesans Felsefesinin Özellikleri

  1. Ortaçağ felsefesinin ana rengi dindi. Hristiyanlık bu çağda kendi ide ve ilkeleriyle çok sıkı bir birliği olan evrensel bir kültür yapısı kurmuştu. Felsefe bu büyük kültür organizması içinde sadece bir organdı. Felsefenin görevi kilisenin öğretilerini desteklemekti. Rönesans’ta ise felsefenin ana eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, yalnız kendine dayanmak, kendini arayıp bulmaktır. Kendini bütün otoritelerden bağımsız kılmaya çalışan Rönesans düşüncesi hayat hakkında görüşlerini deneysel bilimin ve aklın sağladığı doğrular kullanılacak şekillendirecektir.
  2. Katolik kilisesi çerçevesinde toplanmış Hristiyan ulusların ortak malı olan felsefe kapalı bir sistemdi. Olmuş bitmiş bu felsefede yapılan şey daha çok biçimseldi ve sistem içerisindeki pürüzleri düzeltmek, uyuşmazlıkları uydurmak gibi şeylerdi. Rönesans ise bu tek sisteme karşı çıkarak bir sistemler çokluğu benimsemiştir. Antikçağın çok renkli düşünce tablosu Rönesans ile yeniden karşımıza çıkacaktır. Felsefe de ortaçağdakinin aksine sadece Latince değil, ulusların kendi diliyle yapılmaya başlanacaktır.
  3. Rönesans düşünürü ortaçağ düşünürü gibi sadece din adamlarından oluşmaz, yazarlar, araştırmacılar ve üniversitelerdeki öğretmenler, akademisyenlerden oluşur.
  4. Ortaçağ düşünürü bu tamamlanmış felsefede yeni bir şey aramazken Rönesans filozofu ilkece yeni bir şey getiren bir dönemin temsilcisidir.
  5. Ortaçağ düşüncesinin birliği bozulmaya başlamıştır ve artık doğruya ulaştıran yol bir tane değildir. Bu yeni felsefe insan ve evrene ilişkin bütün sorunları ele alır, bunları çözmek için her türlü yolu dener. Bu yüzden karşımıza bir çok akım çıkarken bunların birbiriyle ilgisinin pek az oluğu görülür.
  6. Neredeyse tek ortak noktaları Skolastiğe karşı koymaktır. Bunların felsefeleri birbirlerine çokça zıt olsa da skolastiğe karşı koymakta tam bir birlik gösterirler. Skolastik dilden nefret, kilisenin kardinallerinde ve piskoposlarında dahi görünür (Örn: Nicolus Cusanus)

Klasik Ortaçağ Kültürünün Çözülmeye Başlaması

  • Skolastik felsefe gibi yüzyıllarca sürmüş, bütün bir kültür çevresinin dünya görüşüne damgasını vurmuş olan böylesine büyük bir felsefe akımının hemen yanı başında başka bir görüşün belirmesiyle çabucak yıkılmasını beklemek hatalı olur.
  • Bu yıkılışın asıl nedenini Skolastiğin kendi içinden dağılmasında aramamız doğru olabilir. Skolastik felsefe vahiy ile aklı birleştirme çabası olmasına rağmen bunu aslında hiç gerçekleştirememiştir.
  • Ortaçağ ilerledikçe vahiy ile aklın arası gittikçe açılmıştı. Thomas dinin artık felsefe ile kavranamayacak birtakım yüksek sırlarının bulunduğunu ifade etmişi. Skolastiğin en olgun döneminde bile var olan bu ayrılık gittikçe artacak ve bu ayrılık felsefenin bağımsızlığını doğuracaktır.
  • Ortaçağ felsefesinin biraz abartılı bir ifadeyle de olsa tümeller tartışmasından ibaret olduğunu belirtmiştik.
  • Ortaçağ başlarında realist tümel anlayışı benimsenirken Rönesans’a geldiğimizde nominalizmle karşılaşacağız. Burada karşımıza çıkan filozof Ockhamlı William olacak.
  • Nominalizm, tümellerin değil de tek tek nesnelerin asıl gerçek olduklarını ileri sürer. Bu da bilginin kaynağının iç ve dış deneyle elde edilebileceği anlamına gelecektir.
  • Metafiziğe şüphe ile yaklaşılıp deney bilginin temeli alınınca da ruh, tanrı veya evreni akılla (rasyonalizm) açıklayamayız.
  • Tanrı kanıtlamasından ibaret olan bir felsefe geleneği yerine tanrının kanıtlanamadığı, ruhun ölümsüzlüğünün iddia edilemediği, evrenin yedi günde yaratıldığı gibi iddialarda bulunmak da mümkün olmayacaktır.
  • İnancın bilinemez muğlaklığına terkedilen Hristiyan dogmalarının altı boş kalacak ve din/kilisenin otoritesinin sarsılacaktır.
  • Nominalizm sayesinde bilgi kendi alanını kazanır. Bilgi (bilim) bakımından yanlış olan bir şey din açısından doğru olabilir denecektir. Bu sayede dinden ayrılmaya başlayan felsefi düşünce geleneksel skolastik felsefenin çözülmesini hızlandırmıştır.

Arapça ve Latince’den Yapılan Antik Çevirilerin Etkisi

  • Hristiyan felsefesi Platon ve Aristoteles felsefesine dayanıyordu. Özellikle Skolastik için filozof demek Aristoteles demekti ama onların Aristoteles anlayışları dinle uzlaştırılmış, neredeyse sadece mantıkçı Aristoteles’ti.
  • Edebi bilimlerin dostu olan hükümdarlar, Sicilya kralı II. Ruggero ve İmparator II. Friedrich Yahudi ve Müslüman bilginleri yanlarına çağırarak Bologna, Paris ve Oxford üniversitelerinde Latince çevirileri yaptırmıştı daha öncesinden (12.yy).
  • Arapça kaynaklardan yapılan çevirilerle beraber ortaya çıkan yeni Aristoteles artık sadece mantıkçı değil fizikçi, metafizikçi ve ahlakçı olarak da tanınır.
  • Normalde Aristoteles kilise dogması ile uyuşmaz bir filozoftur ve önceki dönemlerde okunmamıştır ama Skolastik dönemde Aristoteles’in etkisi öyle güçlüydü ki bu yeni yorumları engellemek mümkün olmamıştır kilise için. Kilise önce fizik ve metafizik yazılarını yasakladıysa da Paris’te herkese açık dersler verilmesine razı olmuştu.
  • Böylelikle doğru Aristoteles yorumu önce Skolastiğin son dönemine, sonra yeniden çevirilerle Rönesans’a güçlü bir kaynak oldu.
  • Biz her ne kadar “yeni” felsefeden bahsediyor olsak da Rönesans ilk başta hiç de orijinal değildi. Denebilir ki antikçağın kaldığı yerden devam etmişti. Dönemin filozofları önce antik filozofları ele alacak, onları taklit ederek işe başlayacaktır.
  • Bunu sadece ilkçağın yeniden taklidi görmemek gerekir ama ilk iş antik kültür ile yeniden tanışmaktır ve yapılan da bu kültürü alıp benimsemektir. Yeterli tanışıklık yerleşince Rönesans düşüncesi kendinin olan yaratıları ortaya koymaya başlayacaktır.
  • Bunlar da genel olarak hümanizm, yeni Platon ve Aristoteles yorumları, atomculuk, şüphecilik, din ve devlet düzeninde reformlar ve en önemlisi de bilimsel gelişmeler olacaktır.

RÖNESANS FELSEFE AKIMLARI

HÜMANİZM

Hümanizm Nedir?

  • Hümanizm, modern insanın yeni hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren bir akımdır. İnsanın özü ile bu dünyadaki yerinin ne olduğunu araştıran çalışmaları ifade eder.
  • Bu çalışmaların amacı dinden bağımsız bir kültür kurmak, insan ve dünya ile ilgili bir felsefe yaratmak ve kültür bilimlerinin doğal bir sistemini temellendirmektir.
  • Hümanizmin ilk olarak İtalya’da ortaya çıktığını görüyoruz. İtalya, Antik Roma İmparatorluğu’nun anayurdu olmasıyla antikçağ ve ortaçağ kültürünün de ağırlık merkezini kendisinde bulunduruyordu. Ortaçağ kültürü çözülmeye başlayınca tamamıyla unutulmamış antikçağ kültürünün burada yeniden ortaya çıkması güç olmamıştır.
  • İtalya’nın bu dönemde kısmen demokrat bağımsız şehir devletlerinden oluşması da yine bu değişime imkân tanımıştır.
  • Ortaçağ insanı her cevabı tanrıda bulduğunu için “ben neyim, ne olacağım” diye sormazdı. Rönesans, bu insanı içinde bulunduğu bu “kişiliksizlik” durumdan çıkarıp onu kişiliğini arayan, benliğinin özel renklerini bütün canlılıklarıyla ortaya koymak isteyen bir insana dönüştürmek istiyordu.
  • İnsan kalabalık bir ümmetin renksiz, donuk bir üyesi değil, bir birey olabilecekti bu sayede. Kendine özgü bir benliği olduğu bilincini taşıyan bir insan topluluğunu olarak ulus da Rönesans’ta ortaya çıkar.

İlk Hümanistler

  • Karşımıza önce İtalyan şair ve bilgin Francesca Petrarca (1303-1374) çıkacak. Onun düşüncesinin arka planında Hristiyan dünya görüşü olsa da o, bu dünyaya bağlı, bu dünyadaki yaşama ve sorunlarına bağlıdır. “Kendi ben”i, Petrarca’nın bütün düşünmelerinin ağırlık merkezidir. Benliğini yaşayıp duymuş olan ilk modern insan Petrarca’dır denilebilir.
  • Petrarca bu dönüşümü nasıl gerçekleştirmek için önce Grekçe öğrenerek, eski yazmaları kurtarmaya ve toplamaya çalışır. Antikçağın ünlü kişileri üzerine biyografiler yazar, Latin şiirinin bütün türlerini dener.
  • Petrarca Felsefenin teorik sorunlarıyla ilgilenmez, başlıca kaygısı yaşama sanatının kurallarını geliştirmektir. Bunun için de Roma Stoacılarını örnek alır.
  • Böylelikle Rönesans Stoa ile başlamıştır diyebiliriz. Petrarca’nın da Stoacılar gibi insan hayatının ideali olan mutluluğunu ve ruhun özgürlüğünü elde etmeye çalışacağını düşünmek hatalı olmaz.
  • Petrarca’ya göre bu ideal ancak insanın yalnız yaşamasıyla, bu yalnızlığı içinde düşünme ve yazmaya vakit bulmasıyla, arada da sevdiği dostlarıyla buluşmasıyla gerçekleşecektir. “Yalnız yaşayış üzerine” eseriyle de bu görülerini dile getirir.
  • Hayatın en yüksek değeri olan ruh dinginliğine insan, dış etkiler ile tutkularından kendini kurtarmasıyla ulaşabilecektir.
  • Ölüm karşısında duyulan korkunun dinmesini ise tanrıya yardımı ve ona duyulan iman varılacağını söyleyerek bu uzlaşıyı sağlar ama ruh dinginliğe yalnızca tanrının yardımı ile erişilemez.
  • Petrarca klasik bir ortaçağ insanı gibi bu dünyayı hiçe saymaz, onun üzerine düşünür, onu anlamaya çalışır. Bu hayat sadece öbür dünyaya bir geçiş değildir, kendinde değerlidir der ve bunun gerçekleşebilmesi için antikçağ filozofları gibi akla rol verir.
  • Petrarca’nın Hristiyan tanrısına güveni sarsılmıştır. Sert bir yaşama savaşı içinde çırpınan insan, bu dünyayı evrensel bir acı olarak yaşar. Bu karamsar dünya görüşünde felsefe Cicero ve Seneca’nınkine benzer bir ahlak felsefesine dönüşür ve oluşan literatür takipçiler tarafından gelişir.
  • Giovanni Boccaccio (1313-1365) mesela “Decamerone” isimli yapıtıyla benzer bir felsefe yapar.
  • Daha meşhur olan Niccolo Macchiavelli (1469-1527) insan doğasının ne olduğu sorusunun üzerine durarak pratik-politik ödevleri çözmeye çalışır. Onun kuracağı siyaset felsefesinde ortaçağın şeri idealist devleti yerine olguya dayanan seküler politika ortaya çıkacaktır.

Hümanistlerin Din Anlayışı

  • Bu dönemin hümanistleri Hristiyan olmaktan çok ilkçağ paganizmi hayranıdırlar. Hristiyanlık bu dünyanın değerini küçültmüştür. Oysa antik dinler insana en büyük değer olarak bu dünyadaki yaşayışı öğütleyerek onları hayata bağlamıştı.
  • Hristiyanlık öğretisindeki gibi insan aslında kötü değildir, olsa olsa engellenemezse kötüye sapma eğilimi vardır. Zaten devlet de bu sebeple ortaya çıkmıştır.

Doğaya Göre Yaşam

  • Yine dönemin çokça bilinen hümanisti Michel de Montaigne (1533-1592) için de insan hayatı, insan doğasının yapısı başlıca konudur.

“Her şeyden önce ben kendimi araştırıyorum; benim fiziğim de metafiziğim de bu.”

Montaıgne
  • Bu modern tutum ‘kendi ben’inde insanı ve insan doğasını bulmak ister.

“İçimizde bir doğa kımıldıyor, ona kulak verir, yasalarını kavrarsak, erdeme, dolayısıyla mutluluğa giden yolu da bulmuş oluruz.”

montaıgne

ŞÜPHECİLİK

  • Çünkü erdem doğaya göre yaşamaktır. Montaigne aynı zamanda antikçağın septikliğinin de temsilcisi olacaktır. Olgunlaşan Rönesans düşüncesinin Montaigne’de artık eleştiriye dönüştüğünü de görürüz.
  • Montaigne’nin edebi bir kılıkla sunduğu şüpheciliğinin Pierre Charron, Francois Sanches ve François de La Mothe Le Vayer tarafından sistemli bir biçim kazandırılacağını da göreceğiz.

PLATONCULUK

  • Eski alemin harabeleri ortasında ayakta kalmış olan Bizans hükümetinin koruması altındaki Yunan yarımadası, eskiçağın edebi ve felsefi geleneklerini, klasik incelemelerin zevkini, Platon ve Aristoteles’in büyük adlarının sevgisini hala saklıyordu.
  • Bu iki yıldız Bizans ve Atina göklerinde parladıkça da düşünceleri teolojinin altında yok olmuyordu. Doğunun Batıya etkisi her şeye rağmen iyi ve özgürlük vericiydi.
  • Daha önceki dönemde Kalabrialı Barlaam, Leontius Pilatus, Dante, Petrarca ve Boccacio ile Antikçağ edebiyatına bir ilgi başlatmıştı. Bu ilgi sayesinde filoloji kurulan ilk esaslı bilim olur.

Bizanslı Bilginlerin Kurduğu Akademi

  • İtalya göçmeye başlayan doğulu felsefe bilginlerinin çalışmasıyla 15.yy’da Floransa’da Platon Akademisi (1459) (Floransa Akademisi) kurulur.
  • İstanbullu Georgios Gemistos Plethon (1355-1450) öncülüğünde Bizans’tan gelen bilginler bu çalışmaları başlatmıştı. Özellikle 1453 itibariyle İtalya’ya çok sayıda doğu bilgini göçerek burayı tekrar Büyük Yunanistan haline getirdi.
  • Burada Platon’un tüm yapıtları çevrilir ve Skolastiğe karşı savunmalar yapılır.
  • Buradaki Platonculuk daha çok Yeni-Platonculuk’tu (Plotinos).
  • Giovanni Pica della Mirandola (1463-1494) isimli filozof Yeni-Platonculuğun yanında natüralist düşüncelere sahiptir.
  • Ona göre gerçek olan yalnız doğa güçleridir ve insan kaderi de yalnızca doğal ilintilerle belirlenir. Ayrıca insan kendi alınyazısının özgün kurucusudur, kendi kaderini kendisi yaratır.
  • Rönesans düşüncesinin estetik niteliği de yine Platon ve Yeni-Platonculuk’un “güzel” en temel idea almasıyla uyumludur. Yeni-Platonculuğun mistik yapısı Rönesans’ın din duygusuna, bütün dinleri tanrının bir açılması diye anlamak istemesine de uygundu.
  • İlk çalışmalar ilahiyattan felsefeye geçişi de ifade eden teozofia terimiyle ifade edilen bir bilimi doğurur. Dinin tabiatüstüne de felsefenin tabiatına da inanır.
  • Burada Pythagorasçı etkiler olduğu gibi büyü düşüncesi (teurji) de yer alır. Daha sonraki dönemlerde felsefe diyeceğimiz Platon yorumları ortaya çıkar.

ARİSTOTELESÇİLİK

  • Yeni dünya ve hayat anlayışıyla eskiyi aşmak isteyen Rönesans, ortaçağ skolastiği ile savaşırken Aristoteles’i de karşısında bulacaktı haliyle. Onların tavırları bu felsefeyi kendi ölçüleriyle, hümanizm anlayışıyla yeniden ele almak oldu.
  • Platon metinlerinin yeniden çevrimi gibi Aristoteles metinleri orijinalinden yeniden okunup çevrildikçe “hakiki” Aristoteles’in diline alıştılar ve Antikçağ Aristoteles’i ile Skolastiğin Aristoteles’inin farklı olduğunu gördüler.
  • Bu çevirilerle ortaçağın Aristoteles felsefesindeki ekleme ve tahribatını ortadan kaldırırlar.
  • Aristoteles’in bu dönemde Skolastiğe (ve dolayısıyla kiliseye) kaynaklık ediyordu. Yapılan yeni çevirilerle ortaya çıkan “hakiki” Aristoteles’in laik unsurlardan oluşan özgürlük taraftarı bir okul, Aristotelesçiler Okulu kurulmuştu.
  • Bu okul kilise karşısında ihtiyatlı olmakla birlikte onun koruması altındaki Aristoteles’in hiç de kilisenin anlattığı gibi olmadığını göstererek kilisenin otoritesinin sarsılmasına yol açar.

Dönemin Üç Aristotelesçi Akımı

  • Bu dönemde Aristoteles felsefesi ile uğraşanların başında hümanist Theodorus Gaza (ö 1478) isimli Bizanslı bilgin gelir. Gaza, Aristoteles ve Aristoteles’in öğrencisi Theophrastos’un eserlerini hümanist bir anlayışla yeniden çevirir. Almanya ve Fransa’daki hümanistler de bu yeni anlayışın takipçisi olmuşlardır.
  • Yalnız Rönesans’taki Aristotelesçiliğin kendi içinde bir birliği yoktur. Hümanist Aristoteles yorumcuları yanında iki farklı Aristotelesçi kamp vardır. Birisi içine bolca Yeni-Platoncu öğeler karıştırmış İbni Rüştçüler (Avveroeistler), diğeri de antikçağ sonlarındaki Aphrodisiaslı Alexandrosçu (Alexandristler) cenahtı.
  • Bunlar arasındaki tartışmada ortaçağın dine bağlı dünya görüşünü aşıp Rönesans’ın özgür düşüncesine yaklaşmaları itibariyle Rönesans düşünürleri olarak sayılabilir.
  • Bu gruplar Hristiyan dogmasının aksine ruhun ölümsüzlüğünü savunmazlar. Metafizik teoriler ve iman bir yana, sonsuz ödül veya ceza anlayışının başlı başına bir ahlaksızlık olması bile ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamaz. Dolayısıyla bu dünya ve öbür dünya ayırımı ortadan kaldırılır. Bunun yanında İsa ve Musa’nın mucizeleri yadsınır, tanrının her şeyi bildiği ve tasarladığı düşüncesini barındıran kader kavramı da özgürlük düşüncesi çelişmesi nedeniyle reddedilir.
  • Bu dönemde öne çıkan diğer filozof Pietro Pompanazzi (Petrus Pomponatius) (1462-1524) olur. Bu natüralist profesör ruhun ölümsüzlüğünü, kaderi, büyü ile beraber mucizenin varlığını reddetmesi yanında aklın ve dinin doğrularını ayırarak “çifte doğruluk” kuramı geliştirir. Bu iman ile aklın uyuşmazlığını -tekrar- göstermesi nedeniyle kilisenin aforozuna uğrar.
  • Biz her ne kadar kilisenin otoritesinin sarsılmasından bahsediyorsak da kilise pratikte hala güçlüdür. Saydığımız bir çok filozof aforoz edilir, hapsedilir veya asılarak/yakılarak idam edilir. (Örn: Lucilio Vanini)

ATOMCULUK

  • Rönesans’ta yeniden ortaya çıkan antik geleneklerden bir diğeri atomculuktur. Hümanist araştırmacılar Epikurosçuluğu temel alarak atomculuğu çalışırlar. Ortaçağ’da hazcılığa indirgenen Epikuros felsefesi Rönesans’la beraber yeniden, olması gerektiği gibi ortaya konur.
  • Bu akımın öne çıkan ismi Pierre Gassend (Petrus Gassendi) (1592-1655) olmuştur. Gassend Epikurosçuluğu geniş aydın çevrelerin malı yapmış, öğretinin yüzyıllar boyunca uğradığı bozulmaları düzeltmiştir. Doğayı bir organizma olarak ele alan Skolastiğin yerine onu tekrar mekanik bir hale getiren atomculuk da böylece Rönesans sahnesinde yerini sağlamca alır.
KAYNAKLAR:

Felsefe Tarihi - Macit Gökberk
Felsefe Tarihi - Alfred Weber
Ortaçağda Felsefe - Etienne Gilson

Etiketler:.

Rate it
Önceki bölüm

Yorumlar

Henüz 1 yorum yapıldı.

Bir Yorum Yazın

Mail adresiniz burada gösterilmeyecektir. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.