play_arrow

Rönesans

Rönesans 2/3: Din, Hukuk ve Devlet Felsefesi

Bilal A. Mart 14, 2020 418


Background
share close

REFORMLAR

Rönesans’ın Din Düşüncesine Etkisi

  • İnsanın kendi iç dünyasında yeniyi arayan Rönesans felsefesi, yeni bir insan anlayışı yanında yeni bir din, hukuk ve devlet anlayışı da geliştirmişti fakat Roma’nın mutlak manevi kudreti felsefi reforma karşı koymakta devam eden belli başlı engellerden biri idi ve devi sarsmak için edebiyat sevgisinden daha güçlü bir araç, özgür düşünce zevkinden daha etkili faktörler gerekiyordu.
  • Bu araç dinde yenilenme olacak ve Reform adını alarak yalnız kilisenin himaye ettiği felsefi sisteme değil bizzat kiliseye ve onun mutlak otoritesi prensibine hücum edecektir.
  • Ortaçağın kilisesi hem kilise hem de okuldur; yani hem dini hem entelektüel otoriteyi muhafaza eder. Kilisenin iktidarı cahil ve barbar uluslar üstünde bu yüzden iyi, meşru ve hatta zorunluydu.
  • Bu vesayetin ortadan kalkması reşit olmaktan geçecektir elbette. Kendi otoritesini kişiliğini, kimliğini, otoritesini ve özgürlüğünü isteyen Rönesans kilisenin tek imtiyazlı okul olma özelliğini ortadan kaldırmıştı; geriye kalan ise vicdanları onun esaretinden kurtarmaktı.
  • Rönesans sürecince Skolastiğe olan tepki mevcut kiliseyi aşıp yeni bir kilise yaratmak, tıpkı gerçek felsefeye erişmek gibi gerçek, asıl, eski Hristiyanlığa dönmek ister. Bunu da yine antik düşüncenin kaynaklarına erişerek kilisenin etkilerini temizleyerek gerçekleştirecektir.
  • Reform sürecinin Alman rahip Martin Luther (1483-1576) döneminde kilisenin bahsettiğin politize olması ve dini ekonomiye itirazıyla başladığını biliyoruz. Bu akımın tüm Avrupa’yı saracak 30 Yıl Savaşlarını da doğuracaktır.

Mistisizmin Etkisi

  • Katolik Kilisesi bu dönemde dünya ve politika işleri ile çok uğraşması, para karşılığı günah çıkarması gibi nedenlerle özellikle alt tabakanın ilgisini yitirmişti. Bu yüzden imanın sağladığı umudu insanlar artık kendinde aramaya başlamış, bu da mistisizmle mümkün olmuştu.
  • Zira mistisizm, ilkesi bakımından bir iç dindarlığı, bir gönül dindarlığıdır. Başvurulacak antik düşünür de Plotinos ve Yeni-Plotinculuk olacaktır.
  • Zaten dinler tarihi incelendiğinde mistisizmin sosyal koşullarda bozulmalar olduğunda ortaya çıktığı görülüyor. Böyle bir durumda geniş halk tabaklarında içe kapanma, kurtuluşu içte arama eğilimi görülüyor. Bu bozulmayı protest eden Almanların yarattığı Protestanlığa da bu mistisizm öncülük etmiştir.
  • Yeni-Platonculuğun Hristiyanlığın ilk dönemlerinde de etkili olduğunu biliyoruz. Evrenin içindeki bütün var olanlarla birlikte tek varlığın özünden fışkırmış olduğu tasavvuru Hristiyanlıkla birlikte düşünüldüğünde, insanın tanrının özünden türemiş olduğu sonucuna ve oradan da insanın tanrıyı kendinde bulabileceği düşüncesine varabiliriz.
  • Bu yüzden de Reformun Alman mistiklerle başladığını ifade ediyoruz. Tanrıyı kendi içinde bulan mümin de kilisenin aracılığını reddedecektir.
  • Bu akımın felsefi alt yapısını oluşturanlardan ilki Alman mistik Meister Eckhart (1260-1328) olacaktır.
  • Ona göre Hristiyan dinin doğruları Skolastiğin dogmalarında değil, inanan gönüllerin derinliklerinde yatar. Tanrıyı bilme, evrenin özü ile ruhun birleşmesidir.
  • Tanrı ile insanın özdeşliğine dayanan bu anlayışta insan bir “küçük tanrı” (Mikrotheos) olur. Eğer insan özdeş olduğu tanrıdan farklı bir şey olmak isterse bu özden kopar. İnsanın günah yüzünden düşmesi bu yüzden olmuştur.
  • Bu düşüşe karşın insan, benliğinden geçmeli, kişiliğini tanrıda eritmeli ve bireyselliğini ortadan kaldırmalıdır.

Protestan Kilisesinin Kurulması

  • Protestanlık yeni bir kilise kurup bu kilisenin dayanacağı teorileri geliştirerek mistisizmin bu ana görüşünden doğal olarak uzaklaşmıştır.
  • Başlangıçta Luther ilk Hristiyanlığın din anlayışını benimsemişti. Onun isteği içli bir inancın meydana getirdiği, örgütsüz, törensiz, rahipsiz sade bir dindarlıktı. Bu inanç bilime ve felsefeye de dayanmayacaktı.
  • Skolastiğin Aristotelesçiliği Papacıların bir sapıtması, hümanistlerin Aristotelesçiliği de putperestliğin bir işiydi. Tıpkı Rönesans’ta filozofların felsefenin orijinal formuna döndürmesi gibi Hristiyanlık da orijinal formuna dönmeliydi.
  • Fakat inancı ayakta tutmak için örgütlenmek gerekiyordu. Katoliklerle olan savaş göz önüne alınınca Protestanlığın örgütlenme zorunluluğu da yine açıktır.
  • Bunun için de yalnız iman ile yetinilemezdi. Yalnız gönüller değil kafalar da kazanılmalıydı ve başvurulacak şey “şeytanın yaltağı” olan akıl olacaktı. Bu yeni din (Protestanlık) kaynaklık edecek kaynak da İznik Konsülündeki Kutsal Kitap olacaktı. Böylelikle mistisizmden uzaklaşma başlar. Bu İncil yeni inanç için bir otoritedir ve dolayısıyla sorgulanamaz.

Protestan Kilisesinin Felsefesi

  • Protestan Kilisesinin öğretisini formüle etmek için de felsefe kullanılacaktır pek tabii.
  • Bu teoriler Melanchton (1497-1560) tarafından yine Aristoteles felsefesinden çıkarılacaktır ama bu Skolastiğin değil Rönesans’ın Aristoteles’idir.
  • Bilginin kaynağı Aristoteles’teki gibi akıl ve deneyimdir fakat muhalefet söz konusu olduğunda kutsal kitap doğru kabul edilir. Bu teoride daha çok etik ağır basar, tanrının varlığı da akıldan değil vicdandan türetilir.
  • Böylece mistisizmden başlayan Protestanlık dönüp dolaşıp Skolastiğe varır ve sonu da yine Skolastik gibi donup katılaşır.

Geride Kalan Mistikler

  • Bu dönüşüme tepki verenler yine mistikler olur. Bu yüzden de örgütlenmesini tamamlayan, teorisini kuran kilise mistikleri kiliseden ihraç etmiştir.
  • Mistisizm de tüm ortaçağ boyunca olduğu gibi sessizce varlığını sürdürmeye devam etti, dış kiliseyi değil, iç kiliseyi savundu.
  • Bu felsefenin savunucuları varlıklarına devam etti: Sebastian Frank (1499-1542), Valentin Weigel (1533-1588) ve Jacop Böhme ( 1575-1642) bu isimlerdendir.
  • Özellikle Böhme’nin dinamik mistisizmi öncekilere kıyasla orijinaldir. Tanrı her şeyin ilk temelidir, ilk birliğidir. Bu özün ana özelliği bir istenç olmasıdır. Sonsuz oluş bu istemedir, başlangıçtaki hiçten bu evreni bu isteme doğurmuştur. Bir gelişme olan evren süreci, tanrılığın kendisini doğurmasının anlarıdır, bu süreç sonsuzdur, varlığın her anı, tanrılığın kendisini bir gerçekleştirmesini karşılar.
  • Tanrı duran, öncesiz, sonrasız bir varlık olarak değil, dalgalanan, kendini biteviye yaratan bir hayattır. Tanrı insanda kendini açar, insan dolayısıyla kendine döner. O kendini bulmak, kendini bilmek için evren ve insan olur.
  • Bu anlayışın 19.yy Alman idealizmde de varlığını sürdürdüğünü göreceğiz.

Diğer Dini Akımlar

  • Din doğrularının kökünü akılda bulan ya da bu doğruların, hangi din ve mezhepte olursa olsunlar, ancak akılla uzlaşabilenlerini kabul eden farklı din anlayışları da vardı.
  • Socianizm tarikatı bunlardan biridir, kurucusu Laelius Socinus (1525-1562)’tir.
  • Bu tarikat Hristiyan öğretisini akılcı bir şekilde temellendirirken, vahyin sadece akılla uzlaşan kısımlarını kabul eder, diğer kısımlarını dışarıda bırakır.
  • Bunun yanında romantik hümanizme kaynaklık etmiş Stoa felsefesini görmüştük. Bu felsefeye göre din tanrının vahyin değil aklın ürünüdür. Stoa felsefesinde doğa ile aklın aynı anlama geldiğini görmüştük; insan doğanın bir parçası olduğuna göre doğanın yapısı da akıldır. Bu yüzden de Stoalılar doğa ya da doğal ışık (lümen naturale) deyince hep aklı anlarlar.
  • Doğal din akıl dini, akıl ışığı ile varılan din demektir. Bu akımın düşünürleri de Jean Bodin (1530-1597) ve Herbert of Cherbury (1581-1648) olacaktır.
  • Bodin, doğal dininde tanrının birliği, ahlak bilinci, özgürlük, ölümsüzlük ve öte dünyada hesaplaşmanın bu akıl dininin özelliklerini olduklarını sıralarken Cherbury var olan yüce tanrıya tapmanın dindarlığın gereği olduğunu, günah ve suçun cezasının pişmanlık olduğu temel iki tezinin var olduğu tüm dinlerin bahsedilen doğal din kapsamına girdiğini söyler.
  • Genel olarak Reformların, Rönesans ruhunun dine uygulanış şekli olduğunu, bu ruhun da bireyliği, kişiliği öne çıkarmak olduğunu unutmamamız gerekiyor. Rönesans hümanizm, mistisizm ve doğal din akımı ile yola çıkmış ve kendine bir kilise kurmuşsa da bu kilise ortaçağ kilisesinde olduğu gibi bireyin varlığını kendinde eritmemiş, insanın doğal yönüne değer vermiş, ona dünyadan elini-eteğini çekmeyi öğütlememiş, aile ve devletin bağımsızlığını savunmuştur.

HUKUK ve DEVLET FELSEFESİ

Yeni Hukuk ve Devlet Yapısına Duyulan İhtiyaç

  • Rönesans’ın disiplin ve kurumları özgürleştirici ruhunun etkilerini bilim ve sanattan önce politikada, devlette görelim. Bu dönemin evrensel kilise devletinin uluslardan oluşan şehir devletlerine geçişinden bahsetmiştik.
  • Kendini bütün siyasi kurumların üstünde gören Kutsal Roma İmparatorluğunun (962-1806), tanrı krallığının birimleri olan devletlerde Rönesans’la birlikte hayat imkanı bulan ulusal kişilikler kiliseye karşı ayaklanacak ve bu köhne ortaçağ devletinin birikimli yapısını yıkıp yerine ulus devletleri koyacaklardır.
  • Rönesans, bu sistemin hukuk ve devlet teorisini oluşturacaktır öncelikle. Rönesans’ın devlet felsefesi, modern çağın devlet felsefesinin temelini oluşturması açısından da mühim bir gelişmedir.

Seküler Devlet Anlayışı

Niccolo Macchiavelli

  • Yeni devlet geleneği o dönemde parçalanmış ve İspanyollar tarafından işgal edilmiş Floransa’da (İtalya) ilk olarak ortaya çıkar.
  • Bu hengamede hainlikle suçlanmış, yurdundan sürülmüş ve daha önceki aldığı devlet görevlerindeki itibarını kaybetmiş olan Niccolo Macchiavelli (1469-1527) bu yeni devlet idesinin temsilcisi olacaktır.
  • Macchiavelli, bölünmüş, yurttaşlarının birbirine düşmüş ülkesinin kurtuluşunun iktidarın gücüne dayanan bir ulusal devlet yapısında olduğunu düşünür. Bu konuda yazdığı meşhur eseri de Prens’tir. (Il Principe) (1513 yazım, 1532 basım.)
  • Macchiavelli’nin ideal devleti demokratik Yunan devletleri değil, yine bir antikçağ devleti olan güçlü ve fatih ruhlu Roma İmparatorluğu’dur. Macchiavelli, bu antik ideali Rönesans’ın ürünü olan ulus düşüncesi ile birleştirir.
  • Ona göre devlet doğal bir yapıdır ve bu devlet bir ulusa dayanıyorsa yeter gücü var demektir; devlet bütün gücünü bu kökten almalı, karşısında ve üstünde kilise bulunmamalıdır; bu devletin hukuku da özünü kiliseden değil devletin bizatihi kendisinden almalıdır.
  • Devletin başında bulunan kimsenin göz önünde bulunduracağı biricik amaç devleti yaşatmak ve gücünü boyuna artırmaktır; devlet adamının bundan üstün bir ödevi olamaz; bu amaca varmak için kullanılacak her araç meşrudur.
  • Din, ahlak ve hukuk devlete bağlıdır; devletin güçlü olması için gerekirse, devlet adamı bunları da birer alet olarak kullanacaktır. Devlet adamının görevinin gereklerini yerine getirmesi de onun erdemidir; yaptığı yanlış fakat gerekli olduğunda devlet adamı erdemli olacaktır.
  • Zaten insan nankör, korkak, içten pazarlıkçı ve bencil bir mahluktur. Prens de bunları yönetir, bunların birbirini parçalamasını engellerken “ahlaksızlık” yaparsa ona ahlaksız diyebilir miyiz?
  • Onun düşüncesinin bir diğer önemli ve onu hem antik çağ hem de ortaçağdan ayıran özelliği, devlet adamının çevresel (fiziksel) şartların farkın olması ve olgusal bir siyaset yapması gerekliliğidir. Ütopik ve idealist siyaset anlayışı yanlıştır.

Jean Bodin

  • Dönemin barış arzusu duyan bir diğer teorisyeni mezhep kavgaları yüzünden bölünmüş Fransa’nın hümanist düşünürü Jean Bodin’dir.
  • Bodin, antik yunan filozofları gibi devlet sistemlerini değerlendirdikten sonra mutlak monarşinin en iyi devlet biçimi olduğu sonucuna varacaktır.
  • Bu mutlak hükümdarlık vicdan özgürlüğünü kabul eder ve toplumun faydasını en yüksek iyi bilen bir hükümdarlıktır. Gücü sınırsızdır ancak ahlak ve doğal hukukun yasalarına bağlıdır ve kendini tanrıya karşı da sorumlu sayar.
  • Devlet eğer mutlak güçlü olmasaydı kilise otoritesini aşamazdı. Yalnız Macchiavelli’de hukuk da tamamıyla devlete bağlıydı ve devletin bittiği yerde hukuk da bitiyordu ama Bodin’de devlet ahlak ve hukuka bağlıdır.

Doğal Haklar ve Mülkiyet Hakkı

Hugo Grotius

  • Rönesas’ın sonlarında durumu o kadar da kötü olmayan, hatta sömürgelerle zenginleşmesinden dolayı epey iyi olan Hollonda’da yaşan Hugo Grotius (1583-1645) en azından başlangıç noktası itibariyle farklılık arz ediyor olabilir.
  • Grotius’u orijinal yapan pozitif hukuk ile doğal hukuk arasında ayrım yapmasıdır. Pozitif hukuk insanın tarih içinde şu ya da bu nedenle isteyerek koymuş ve kurmuş olduğu hukuktur. Doğal hukuk ise insanın akıllı özünde yerleşik olan, dolayısıyla tarih içinde değişmeyen, her türlü pozitif hukuktan önce ve üstün olan bir hukuktur ve aklın bir buyruğu olduğu için de ancak felsefe ile kavranabilir.
  • Fransız devriminin mahsulü “İnsan Hakları Bildirgesi” ile Birleşmiş Milletlerin “İnsan Hakları Doktrini” bu felsefeden beslenir.
  • Doğal Haklar düşüncesine göre temel olarak belli birtakım hakların insanın doğasında bulunur, yere, zaman ve koşullara göre değişmez. Tanrı bile istese bu hakları değiştiremez.
  • Fakat bu hukukun mümkün olabilmesi için devletin gücüne ihtiyaç vardır.
  • Macchiavelli için hukukun var olması devletin varlığına muhtaçken, Grotius için devletin var olabilmesi için hukuka ihtiyaç vardır. Devletin var olma nedeni bu doğal hakları korumaktır.

Toplum Sözleşmesi

  • Antikçağda önce sofistlerde, sonra Epikurosçularda gördüğümüz bu görüşe göre devleti oluşturan bir sözleşmedir.
  • Toplumsal nedenlerden dolayı bir araya gelen insan toplumu kendi yararlarını sağlama almak için bir sözleşme ile devleti kurar ve devlet var oluş sebebi olan bu sözleşmenin yani yasaların, hukukun başlıca koruyucusu olur.

Doğal Haklar

  • İnsanın ilk ve en asli hakkı, mülk hakkıdır. Devlet de mülkiyetin korunması zorunluluğu ile ortaya çıkmıştır.
  • Grotius en doğal hak olan yaşam hakkını mülkiyet kavramı içine yerleştirir zira ona göre vücudumuz dünyaya birlikte getirdiği ilk mülkümüzdür.
  • Grotius düşüncesinin temelini birey oluşturur ve bu birey ona doğanın sağlamış olduğu haklarıyla insan elinden çıkmış her düzenin üstündedir. Bu düşüncesiyle aynı zamanda liberalizme kaynaklık etmiştir.

Halkın Egemenliği ve Monarchomachlar

  • Bu dönemde Monarchomachlar demokrasi talebini dile getiren ilk grup olur. Bu düşünürler tek başına egemen (monark) fikriyle savaşmışlardır.
  • Onlara göre devletin başındaki egemen -Macchiavelli’nin aksine- halkın efendisi değil görevlisidir. Asıl egemen halktır. Hükümdar görevinin sınır ve sorumluluklarına bağlı olarak hareket edebilir ve eğer bu sınırını aşarsa halk ayaklanabilir.
  • Bu düşünürlerden Johannes Althusius (1557-1638) halkın egemen olduğunu düşüncesini ilk dile getiren olmuştur.
  • Fakat onda bildiğimiz anlamda bir demokrasiden bahsetmek mümkün değildir; en iyi devlet biçimi, belirtilen şartlar altında monarşidir hala.

Siyasi Ütopyalar

  • Tanıdık bir diğer isim Thomas Morus veya More (1478-1535) bu dönemde yaşamış bir düşünürdür. Ünlü eseri Ütopya’da sosyalist devlet anlayışının başlangıcını görürüz.
  • Dönemin İngiltere’sinin eşitsiz servet dağılımını göstererek mülkiyet hakkının kaldırılması gerektiğini savunur. Özel mülkiyetin olduğu yerde eşitlik ve adalet söz konusu olamayacağı için mutluluk da mümkün değildir. Yapılması gereken şey dünya nimetlerinin adilce ve eşitçe bölünmesidir. Bu düşünceler kendisinin öldürülmesine yol açacağı gibi takip eden çağlardaki radikal düşüncelere de kaynaklık edecektir.
  • Morus’tan sonraki asırda yaşamış Tommaso Campanella (1568-1639) da benzer şekilde “Güneş Devleti” adlı ütopyasında bilim ve felsefenin ışığında evlerden aile bireylerine kadar her şeyin ortak olduğu bir düzen tasarlar. Toplumun faydasını önceleyen bu toplumda iyi bir eğitim verilir, günde dört saat çalışılır, işler yeteneğe ve liyakate göre dağıtılır.
  • Atlamadan geçemeyeceğimiz diğer isim skolastik Francis Bacon (1561-1626) olacak. O da “Nova Atlantis” (Yeni Atlantis) adlı eserinde bilime dayanan ideal bir devlet tasarlar. Bu tasarı da onun “bilmek, egemen olmaktır” düşüncesine epey uyuyor gibi görünüyor.
KAYNAKLAR:

Felsefe Tarihi - Macit Gökberk
Felsefe Tarihi - Alfred Weber
Ortaçağda Felsefe - Etienne Gilson

Etiketler:.

Rate it
Önceki bölüm

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı.

Bir Yorum Yazın

Mail adresiniz burada gösterilmeyecektir. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.