play_arrow

Rönesans

Rönesans 3/3: Doğa Felsefesi ve Bilim Gelişmeleri

Bilal A. Nisan 14, 2020 391 5


Background
share close

Rönesans’ta Doğa Felsefesi

  • Rönesans yeni hayat duygusunun, yeni bir dünya görüşünün doğmasıdır dedik. Biz de iki programdır bu yeni hayat duygusunun üzerine nasıl yeni bir insan anlayışına varlığını, nasıl yeni bir din görüşünün ortaya konduğunu, nasıl devlet ve hukuk üzerine düşüncelerin geliştiğini gördük.
  • Kilisenin dışında ne kurtuluş ne gerçek uygarlık ne din ne de ahlak bulunduğunu söyleyen Katolik önyargının kaybolmaya başladığı bu çağdaki yeni hayat duygusu ve dünya görüşü doğa felsefesini de etkilemiş ve modern bilim doğmuştur.
  • Bundan sonra, antikçağın eksik olarak işlediği, ortaçağın hemen hiç bilmediği bilimler, ileride merkezi bir yer tutmak üzere incelemelerin önemli bir dalı halini alacaktır.
  • Öncesine değinmek gerekirse ortaçağın dünya görüşü Aristoteles’in fiziği, Ptolemaios’un (Batlamyus) astronomisi ve kutsal kitaptan alınan birtakım tasarılardan kurulmuştu.
  • Rönesans’la beraber antik metinlerin yeniden çevrilmesi, yeniden yorumlanması ve yeni felsefelerin ortaya çıkmıştı. Bu dönemde yeniden gündeme gelen Stoa felsefesi ve Epikurosçu atomculuk düşüncesiyle beraber tanrının dışsal (aşkın) bir tezahür olmaktan ziyade, her şeyi kuşatan sempati ve cazibe güçleri tarafından bir araya getirilen ve dünya ruhu tarafından harekete geçirilen bir sistem olarak doğa düşüncesinin öne çıkmaya başladığını görürüz.

Aristoteles-Ptolemaios Fiziği

  • Antik ve Orta Çağ doğa tasarımı ve evren tasavvurunun anlaşılması için dönemin Aristoteles-Ptolemaios fiziğine ve kilisenin bunu kendi dogmasıyla uzlaştırma şekline göz atalım.
  • Aristoteles’in doğayı ay üstü ve ay altı alem diye ikiye ayırır. Bu ayrıma göre göksel cisimlerle yeryüzü cisimleri arasında özce bir ayrım söz konusudur. Ay-üstü alemi ve bu cisimler gelip-geçici değildir, buradaki hareketler bitimsiz ve düzgündürler. Yeryüzü ise gelip geçicidir ve hareketler bitimlidir; hareket ve dinginlik biteviye birbirinin ardından ortaya çıkıp yeniden kaybolurlar.
  • Bu iki alemdeki cisimleri meydana getiren maddeler de başkadır. Ay-üstü alemdeki maddeler aither (esir) adlı maddeden oluşurken yeryüzündeki maddeler dört elementten (su-ateş-toprak-hava) oluşur.
  • Ay üstü alemdeki hareket sonsuz devam eden daire hareketiyken yeryüzünde bitimli ve doğru çizgi hareketlidir.
  • Yeryüzündeki hareket ya evrenin merkezinden dışarı ya da dışarıdan evrenin merkezine doğrudur. Doğal yeri evrenin merkezinden bulunan şeyler ağırdır, gökyüzü sınırında olanlar ise hafiftir. Toprak ağır, ateş hafiftir. Su ve hava ise bu ikisinin arasındadır.
  • Bu anlayışa göre evrenin ortasında (merkezinde) yer (dünya) vardır. Dünyadan yukarı doğru yükseldiğimizde üç tabakadan geçip esir’e varırız. Ne kadar yükselirsek esir de o kadar saf olur.
  • Gökyüzündeki cisimler sırayla ay, güneş, gezegenler ve durağan yıldızlardır. Her bir göksel cisim kendi etrafında dönen saydam kürelere çakılmışlardır. Durağan yıldızlar küresi evrenin sonu ve sınırıdır. Bu sınır tanrı tarafından hareket ettirilen en yetkin kısımdır. Öteki küreler ise ruhlar tarafından hareket ettirilir.
  • Bu sistem yörüngelerin tam daire değil de elips şeklinde olması gibi ufak revizyonlarla tüm ortaçağ boyunca varlığını sürdürmüştü. En son revizyonu yapan da Ptolemaios (İS 2.yy) olmuştu. Bu sistem aynı zamanda kilisenin evren tasavvuru ile de örtüşüyordu.

Kilisenin Evren ve Dünya Görüşü

  • Evrendeki her şeyin insan için olup bittiği düşünesi sabit bir dünyayı ve onun etrafında pervane olmuş tinsel ve kutsal gök cisimleri anlayışını mümkün kılıyordu.
  • Yeryüzü, günah yüzünden düşmüş, İsa ile tanışmış ve kıyamete kadar da burada yaşayacak insanın dramına ev sahipliği yapacak sahnedir yalnızca.
  • Antikçağın aksine ortaçağda doğayı araştırmak da bir erek (amaç) değildir. Kutsal olmayan doğa, derece aşağı bir varlıktır ve insanın doğal yönünden sıyrılması dindarın idealidir.

Rönesans’ın Etkisi

  • Rönesans’la birlikte artık doğa yalnız insanın dramının sahnesi değil, kendisine doğrudan doğruya yönelinen, sırlarla dolu, bilinmeyen bir dünya olacaktır.
  • Rönesans insanı bilgiye susamıştı. Bu arzusunu gidermek için önce doğaya yönelecek, elde ettiği bilgi ile kendini daha güçlü kılacak ve kendi özünü doğada bulacaktır.
  • Ortaçağın durağan, belirli sınırlarla ayrılmış doğası yerine bütünlüklü ve dinamik bir doğa anlayışı hâkim olacaktır. Bu doğa sınırsız ve sonsuzdur; tanrı gibi. Doğanın sonsuzluğu insanın sonsuzluk arayışının kaynağı ve kanıtı da sayılacaktır (Pico della Mirandola).
  • Bu dönemin doğa felsefeleri, Stoa etkisini çok belirgin olarak gösterecek şekilde panteist bir yapı sergileyecektir. Söz konusu doğa felsefelerinin Rönesans Platonculuğuyla bazı bakımlarından benzerlikleri olmakla birlikte, Platoncuların doğaüstü olana ve ruhun Tanrıya doğru yükselişine vurgu yaptıkları yerde, onlar kendine yeter bir sistem olarak görülen doğayı öne çıkardılar.  
  • Bizanslı bilgin Mirandola’nın natüralist düşüncelere sahip olduğunu söylemiştik ama bilimsel gelişmelerin yine felsefeden uzak olmayan bir Alman, Nicolaus Cusanus’ta (1401-1464) başladığını görüyoruz. Alman mistisizmi etkisinde yetişmiş, İtalya’da hukuk, matematik ve felsefe okumuş Cusanus, kilise reformunda da etkili olmuş bir kardinaldir.
  • Tipik Rönesans (geçiş dönemi) aydını olan bilgin hem Skolastiğin son büyük düşünürü hem de modern felsefenin ilk kurucusu sayılır.

Sonsuz Doğa Anlayışı

  • Hem antik çağ ve orta çağın hem de Rönesans’ın özelliklerini yansıtan tipik bir aydınla karşı karşıyayız. Cusanus bir yandan doğa bilgisi ile matematiğin ilk kullanımlarını ortaya koyuyor, diğer yandan da Reform hareketinin de başlatıcısı olan mistisizmin öğelerini taşıyor ve bunları uzlaştırmaya çalışıyor.
  • Stoa felsefesinin panteist düşünceleriyle yoğrulan felsefesine göre bilgi ve kavrayış kısaca evreni mutlak bir birlik içinde kavramaktır ama insan aklı bunu gerçekleştirmeye yetkin değildir. Mutlak birliği ancak mistik bir görüyle yaklaşabiliriz. “Bilgisizliği bilmek” (docta ignorantia) diye adlandırdığı bu görüşe göre, mutlak birlik olan tanrı da kavranamaz. Burada ancak negatif teoloji yapabiliriz.
  • Buradan teoloji ile doğa bilimi araştırmasının aynı şey olduğu zannedilse de Cusanus’a göre tanrı ile doğa aynı şey değildir. Doğa, tanrıda tam bir birlik halinde birleşmiş olanın bir açınımı, bir evrimidir; tıpkı çizginin, noktanın gelişmesi; gerçeğin, olanağın açınması olduğu gibi. Cusanus panteist olduğunu asla söylemez ama öyle yorumlanacak ifadelere sahiptir.
  • Evren orta çağda yaratılmış, olmuş bitmiş bir süreçti ama Cusanus onun ilerleyen bir evrim süreci olduğunu ifade edecektir. Gittikçe olgunlaşan bir gelişme evren için sonsuzluk kavramını kullanarak antik çağ ve orta çağın sonlu evren anlayışına itiraz edecektir.

Bilgilerimiz ve Görüşümüz Görelidir

  • Cusanus’taki bir diğer önemli fikir de bilgilerimizin göreli (relatif) olduğu düşüncesi olacaktır. Bulunulan yerin ve hareketin göreli olduğu düşüncesi bizim aslında evrenin merkezinde olmadığımız, sadece öyle sandığımız sonucuna vardıracaktır bizi.
  • Elimizde ölçüştürmeye yarayacak duran bir nokta olmadığından yerin hareketini anlayamıyoruz; bizler tıpkı nehirde giden bir gemideki nehrin aktığını bilmeyen, kıyıyı da göremeyen bir kimseye benzeriz.
  • Dolayısıyla Cusanus’un az önce gördüğümüz orta çağ evren tasavvurunda da devrimsel dönüşümler yapılmaya çalıştığını görüyoruz.
  • Fakat Cusanus bu anlayışla yapılan dünyanın güneşin etrafında döndüğü değerlendirmesine karşı çıkar. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü düşünmek demek, o dönemde, dünyanın yetkin olmadığı anlamına gelecekti. Cusanus, görelilik düşüncesinin hiçbir gök cisminin yetkin olan veya olmayan diye ayrılmasını mümkün kılmadığını söylüyor ki bu bizim için önemli.
  • Yetkinlik, Aristoteles’ten beri şeylerin kendi doğalarına uygun hareketi ile açıklanıyordu. Yeryüzü, yeryüzündeki insanların yetkinliği ise bu görelilikle tehlike altına girmez, onlar doğalarına uygun hareket ettikten sonra yetkin olarak kalırlar.
  • Cusanus’un evren tasavvuru Aristoteles’in evren tasavvurundaki yapı ayrılıklarına (ay üstü/altı alem) da itiraz eder. Bu sayede yeryüzü ile gökyüzü arasındaki ayrım ortadan kalkacak, tüm evren gelişen dinamik bir birlik içinde değerlendirilecektir. Bu dinamik birlik de insanı tüm doğayı bilemede kullanılacak ana kuvvetleri (yasaları) aramaya itecektir. Bu kuvvetleri bilmek aynı zamanda da doğaya egemen olmak demek olacaktır.

Büyü ile Doğa Araştırması

  • Rönesans doğaya egemen olmayı önce sistemli bir araştırma ile değil de büyü ile denemiştir. Doğa ile insanın organik varlıklar olduğu düşüncesi (evrimsel genişleme) makro kozmos olan evrenle, mikro kozmos olan insanın aynı kuvvetlerden etkilendiği düşüncesini doğuracaktır.
  • Dolayısıyla insanı araştırmak doğayı araştırmakla eşdeğerdir. Bunun ilk pratiklerini de dönemin ünlü hekim ve kimyacısı İsviçre Almanı Paracelsus’ta (1493-1541) göreceğiz.
  • Ona göre tıp, doğa biliminin temelidir. Çünkü tıp biliminin kendisini konu aldığı insan canlı doğanın ortasında bulunan, üç ayrı dünyadan pay alan bir varlıktır. O, bedeniyle yeryüzünden veya elementler dünyasından, yıldız görünümüyle gökyüzünden, ölümsüz ruhuyla da manevi ya da ilahi dünyadan pay alır. İnsan vücudundaki doğa kuvvetlerini öğrenen hekim, bunları büyük doğada yeniden bulur; doğadaki kuvvetleri öğrenince de madenlerle otlardaki hastalıklara karşı kullanılabilecek kuvvetleri de tanımış olur.
  • Doğadaki çeşitli kuvvetleri ve ruhları bulup buna uygun tıp ve kimya bilgisi geliştirme çabası başarılı olmasa da Paracelsus bu denemelerinde kimyanın bazı esaslarını geliştirmiştir.

İlk Bilimsel Kıpırdanmalar

  • Bizim bugün anladığımız pozitivist doğa biliminin ortaya çıkması için önce bunun felsefi temelinin hazırlanmasına ihtiyaç vardı. Rönesans insanı yeniye açık olsa da henüz ‘radikal’ doğa tasarımları ve bilimi ortaya çıkaracak yetkinlikte değildi ve bunu gerçekleştirebilecekleri politik ve dini ortam söz konusu değildi.
  • Bizim ilköğretim seviyesinde verdiğimiz doğa bilimi o dönemde ne kolaylıkla düşünülebilir ne de otoritelerce kabul edilebilir bir şeydir. Amacımız bilimsel gelişmeleri sıralamaktan ziyade bunun felsefe ayağını, yani doğa felsefesinin gelişimini incelemek olduğu için bu gelişmeyi benzer çizgide ve yavaşça incelemeye devam edeceğiz.
  • Rönesans’ın doğa anlayışını tek bir düşünürün değil, bir çok düşünürün ortaklaşa yapıtı olduğunu da böylelikle daha iyi görebiliriz.
  • Hayal gücüne dayalı bu ilk denemelerin ilerleyebilmesi için o sırada gelişmekte olan matematik ve çeşitli keşif ve icatları gerektirmişti. Aynı zamanda keşifler ve icatlar çağı olan Rönesans’ta Amerika Kıtası keşfedilmiş, yeni deniz yolları açılmış, pusula, barut, basım ve optik aletler bulunmuştu. Bu keşif ve icatlar Avrupalının gerek coğrafya gerekse kozmografya ufkunu birdenbire genişletmişti; bunu takip eden şey de gerçek doğa bilgisine duyulacak ihtiyacın gerektirdiği çalışma olacaktır.
  • Bu çabanın başında Bernardinus Telesius‘u (1508-1588) görüyoruz. Telesius doğa araştırmasına doğayı yalın olarak, sadece deneysel olarak incelemek isteyen ilk bilgin ve doğa biliminde ampirik araştırmacının baş temsilcisidir.
  • Telesius, kendini otoritelerden kurtarmış, bağımsız bir doğa bilgisinin gelişmesine engel olduğu için Aristoteles felsefesinin bütün akademilerden kovulmasını ister. Ona göre skolastik felsefedeki aklın sonuç çıkarmalarıyla elde edilen bilgiler gerçeğin bir tahmini olmaktan öteye geçemezler; bunlar deney doğrularsa kesin bilgi olabilirler.
  • Buna rağmen kendisi de antik doğa filozoflarını andıran (bilhassa Empedokles) bir doğa felsefesi oluşturmuştur. Onun sisteminin kazandırdığı şey maddeden ayrı olan uzayın doğada var kabul edilmesi ve Aristoteles’in “her şeyin doğal bir yeri vardır” (ateş yukarı, taş aşağı) görüşünü sarsmasıydı. Boş uzay bile olabilir; Aristoteles’in “doğanın boşluktan kaçındığına” inanması da (boşluk yoktur düşüncesi) ancak bir kuruntuydu.
  • Telesius’u önemli kılan bir diğer unsur da deneyime dayalı bir bilim kurma denemesidir. Ona göre insan ruhunun, duyu izlenimlerini alma gücü ya da işlevi olup, duyu algısıyla başlayan akıl yürütmenin deneysel olarak doğrulanması gerekir.
  • Onun yöntemi deneysel bir yöntemdir, zira Telesius doğaya ilişkin bilgi için skolastik soyutlamaları tamamen bir tarafa bırakırken, duyu-deneyine başvurur ve akıl yürütmeyi çoğu zaman gelecekteki duyu-deneyini geçmiş deneyim temeli üzerinde öngörme işlemi olarak değerlendirir.
  • Bununla birlikte, onun bu noktada kalmayıp, duyu algısı tarafından deneysel olarak doğrulanabilenin ötesine geçen bir felsefe öne sürdüğü söylenebilir.

Bilim Felsefesi ve Bilimsel Gelişmeler

Kopernik Devrimi

  • Telesius Aristoteles’in doğa anlayışının öğelerini ve formlarını ortadan kaldırsa da sisteminin ana direklerini asıl Kopernik (1473-1543) yıkacaktır.
  • O sıralarda başlamış olan reformları desteklediği için ömrünün son yıllarını güçlükler ve yalnızlık içinde geçiren bilim insanı yapıtını “Gök cisimlerinin dönmesi üzerine” (De revolutionubus orbius coelestium) yayınladı.
  • Kitap, yayıncının kendisini otoritelerden korumak için ‘içerikteki iddiaların ciddi bir sav olmadığı, bir varsayım ve matematiksel spekülasyon olduğunu’ belirten bu önsözle yayınlandı. Bu ilk başta teorinin ciddiye alınmamasına yol açsa da bu sayede engelsiz bir şekilde geniş çevrelere yayıldı. Daha sonra bu önsözün Kopernik’e ait olmadığını ispatlayan Giordano Bruno ve Kepler engizisyon mahkemelerinde sürünmüş, kitap da bir buçuk yüzyıl sürecekler yasaklar listesine girmiştir.
  • Yeni teori geosantrik (yer merkezli) evren anlayışı yerine heliosentrik (güneş merkezli) bir anlayış getiriyordu. Evrenin merkezindeki dünya artık hem güneşin hem de kendi etrafında dönen bir gezegen olmuş, binlerce yıllık kilisenin evren tasavvuru altüst edilmişti.
  • Aristoteles-Ptolemaios sisteminin karmaşıklığı doğanın yalınlığına ve basitliğine aykırı olması nedeniyle yanlıştı Kopernik’e göre. Ayrıca Cusanus’un ileri sürüp de bir sistem olarak geliştiremediği görecelik Kopernik’in sisteminin başlıca ilkeleri arasında yer almıştı.
  • Antikçağda Aristoteles’in evren görüşü yanında Pythagoras’ın da bir evren tasarımından bahsetmiştik. Pythagoras evrenin merkezinde dünya değil, merkezi bir ateşten bahsetmiş ama bu düşüncesi o dönemde karşılık bulmamış ve yaygınlık kazanmamıştı. Kopernik’in kendisi de bu görüşten etkilendiğini belirtir.
  • Aristoteles’in otoritesi yüzünden Pythagorasçı düşünceler yaygınlaşmamıştı fakat Kopernik’le beraber yeniden ortaya çıkan bu dünya görüşünün kesin olarak yayılmasını sağlayan da Giordano Bruno (1548-1600) olacaktır.

Kahraman Bruno

  • Tam bir Rönesans insanı olan Bruno, düşüncelerini hep coşkun bir şekilde ifade etmiştir. Telesius aracılığıyla tanıştığı Kopernik sistemini ömrü boyunca savunup yaygınlaştırmaya çalışmış ama bu yüzden tüm hayatını bir kaçak bir şekilde, neredeyse Avrupa’nın her bir köşesinde saklanarak geçirmiştir.
  • Davetle gittiği Venedik’te ihbar edilerek yakalanmış, kilise tarafından öldürülmüştür. Ölüm hükmünü kendisine bildiren yargıca “ölümümü bildirirken siz benden çok korkuyorsunuz” dediği aktarılır. 17 Şubat 1600’de Roma’da yakılmıştır.
Sonsuz Evren
  • Kopernik bunu açıkça ifade etmese de evrenin sonsuz ve sınırsız olduğunu ilk defa Bruno ifade etmiştir. Ona göre evren, tanrının kendini gerçekleştirdiği bir yerdir, sonsuz bir etkinlik olan tanrı, kendini ancak sonsuz olan bir evren içinde gerçekleştirebilirdi. Evrendeki sayısız ama sonlu gökcisimleri karışlıklı olarak dayanışarak evrenin birliğini oluştururlar.
  • Bu sistem bütün evreni aynı cinsten, homojen hale getirmiş, evrendeki her öğrenin aynı değerde ve aynı maddeden/kaynaktan gelmiş olduğunu öne sürmüştür.
  • Bruno, doğayı ilahi birlikten çıkan bir varlıklar çokluğunun bütünü olarak ortaya koyar. Evrenin tanrı ile ilişkisinin ortaya konması da onu aynı zamanda metafizik bir görüş haline getirir.
Panteist Evren Anlayışı
  • Bruno’nun birlikli ve sonsuz bir bütün olan evreni, sonu olmayan bir süreç, sürekli bir yetkinleşmedir; doğa, biteviye kendi özünü kendi doğurarak sürüp gider.
  • Ona göre evren bütünüyle yetkindir. Bu anlayışı “Eroici furori” (Kahramanca coşkunluk) adlı yapıtındaki bir şiir ile anlatmıştır. Evrenin sonsuz güzelliğine dalmak, onun içinde erimek karşısında insanın kendi üzüntüleri, sıkıntıları, ölümü bir hiç kalır. İnsanın bakışları tek tek varlıkları göçüp gitmesinden, kendi didinme ve acılarından sıyrılıp ne kadar bütünün uyum ve sonsuzluğa çevirirse, kahramanca bir coşkunlukla acı ve ölüm de o kadar yenilmiş olur. Ruh, kendisini en içten kavrayan bir özlem ile bu dar dünyaya bağlılığını kahramanca yenip tanrıya, sonsuz doğaya ulaşmaya çalışır.
  • Burada her türlü oluş, doğanın en iç özünden çıkar, dolayısıyla burada zorunluluk tam bir özgürlüktür. Nasıl bir sanatçı seslerin, renklerin, çizgilerin karşıtlığından sanat yapıtı dediğimi uyum birliğini yaratıyorsa, tanrısal güç de karşıtları güzel bir birlik içinde ulaştırmak için, bir çokluğa bürünür. Kendisinde bütün karşıtları topladığından, tanrı hem en büyük hem de en küçüktür; en büyük olarak evrenin kendisidir, en küçük olarak da her sonlu nesneyi belirleyen, onu o nesne yapan bireysel hayat ilkesidir. Her birey ve varlık tanrısal bir özün aynasıdır, tanrının kendisidir.
  • Bu düşüncesini Bruno, “monad” (veya minimum) kavramında derlemiştir. Ona göre doğa monadlardan meydana gelmiştir, her monad tanrısal varlığın bireysel bir varlık formudur; sonsuz ölün sonlu bir varlık biçimini almış olmasıdır. Bruno monadları üç düzeyde ele alır. Buna göre matematiksel monadlar birimlerdir; fiziksel monadlar bölünemez ve bir anlamda canlı olan atomlardır; monadlar metafiziksel düzeyde ise ölümsüz ruhlara karşılık gelir. Her şey de tanrı ve monad olduğuna göre, evren en küçük zerresine kadar canlı ve ruhludur.
Felsefenin Görevi
  • Bruno’ya göre felsefenin ilahiyat sorunlarıyla uğraşması boşunadır. En yüksek varlık bilinemez, onu bilebilmek için olağanüstü bir ışık gereklidir. Felsefeye düşen ödev doğayı bilmektir; doğanın birliğini kavramaya çalışmak, tanrıyı doğanın içinde aramaktır.
  • Dolayısıyla doğa bilgisinde her ilerleme, tanrının bir yönünü açmadır, bilinmeyen bir yönünü kavramadır.
  • Onun görüşü bir estetik panteizmdir. Doğa tanrı ile doludur, tanrının kendisidir, tanrı gibi sonsuz ve güzeldir. Bundan dolayı da coşkun bir duygu ile yaşanacak bir tapınma konusudur.

Astronomideki Gelişmeler

  • Bir bilim adamı olmayan Bruno’nun güneş merkezli hipotezin bilimsel olarak doğrulanmasına katkıda bulunduğu beklemek hatalı olurdu. Fakat Bruno, söz konusu hipotezden oldukça cesur spekülatif sonuçlar çıkarmış ve düşünceleriyle sonraki modern filozofları tahrik edip harekete geçirmiş olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.
  • Kopernik’in ortaya koyduğu evren anlayışına göre gerçekleştirilecek bilimsel gelişmeleri ise Kepler ile Galileo yapacaktır.
  • Johannes Kepler (1571-1630), Rönesans doğa felsefesinin yarattığı mistik evren anlayışını bu öğelerden arındırarak onu matematikle temellendirecektir. O da Bruno’ya benzer şekilde görüşlerinden dolayı, Prag’da geçirdiği 12 yıl haricinde, sürekli yer değiştirmek zorunda kalmış, yoksulluk yaşamış ve hatalıklar yakasını bırakmamıştır.  
  • Kepler ardında kendi adını taşıyan üç yasa bırakmıştır. Bunlardan birine göre gezegenlerin yörüngelerinin daire şeklinde değil, elips şeklinde olduğudur. Gözlem ve hesapla elde edilmiş ve bizim bugün sıradan şekilde karşıladığımız gelişme, o çağ için, antik çağdan beri hareketin en yetkin şekli sayılan, tanrılaştırılan daire yerine elipsin konmuş olduğu anlamına geliyordu. Bu aynı zamanda -Aristoteles’te olduğu gibi- a priori yapıntılar yerine, gözlem ve hesapla varılan sonuçları koymak ve evrenin matematik oranla örülmüş olduğu göstermek demekti.
  • Gençliğinde Yeni-Platoncu estetik panteist evren anlayışına sahip Kepler, doğada bulduğu uyumu spekülatif görüşlerle değil matematik oranlarla bulmaya başlamıştı. Her şeyin ruhu olduğu animist görüşlerini ardında bırakarak gezegenlerin hareketi için artık fizik nedenleri arayarak bu buluşlarını gerçekleştirmişti.
  • Biz doğada matematiksel oranların olduğunu daha önce yine Pythagorasçılar‘da görmüştük. Platon’un son döneminde de etkisini gösteren bu görüşe göre evrenin arkhe’si sayıydı. Pythagorasçıların yaptığı matematiği yaratmaktı ama onu geliştirememişlerdi. Kepler’in yaptığı ise -bir anlamda- Pythagorasçı evren görüşünü deneyle desteklemek ve onun matematiksel tanıtlamasını yapmak oldu.

Yeni Bilimsel Yöntem

Matematik ve Deneyin Bilim Yöntemi Olması
  • Galilei, Kepler’in attığı bu adımı daha ileri götürecek ve matematik doğa anlayışını Pythagorasçılığın son kalıntılarından da temizleyecektir. Ona göre evrenin matematik düzenini keyfi düzenlemelerle, mistik düşünce oyunlarıyla değil, doğrudan doğruya deney ile kavrayabiliriz; doğa araştırmasının ödevi, doğanın matematik yasalılığını tanımaktır. Bu ödev de ancak deneye dayanarak yapılabilirdi.
  • Üzerinde durmadan geçemeyeceğimiz bir konu da var. Galilei’nin bu doğa görüşünün temelini veya ilk bahsini Leonardo da Vinci (1452-1519) yapmıştı.
  • Ona göre deney bilimin temelidir. Doğadaki bütün olaylar nedenler ile etkilerin birbirlerine bağlanmaları ile, zorunlu olan kurallarla meydana gelirler. Yapısında mucize olmayan doğa ancak matematikle tanınabilir.
  • İşte Da Vinci’nin ardında bıraktığı dağınık sistemini derleyip sağlam bir sistem oluşturan Galilei olacaktır. Bugünkü doğa bilimimizin de idealleri olan bu düşünceler, sistemli bir yöntem bilincine ilk olarak Galilei’de ulaşacaktır.
Galileo Galilei
  • Galileo Galilei (1564-1642) Kopernik’in görüşlerine inansa da Kopernik’in başına gelenlerden dolayı bunları önce açıklamaz. Ders verdiği üniversitede de Aristoteles fiziğini öğretmeye devam eder. Ancak bir teleskop yapıp Jupiter’in uydularını keşfedince bu düşüncelerini açıklar (1610).
  • Bundan sonra da kilise Kopernik’in sistemine bütünlüklü bir soruşturma başlatır (1616), Kopernik’in kitabını yasaklar ve bu düşünceye inanmanın dinsizlik sayılacağını duyurur. Galilei’yi de çağırarak yeni düşünceleri yaymamasını emreder. Ama Galilei çalışmalarına devam ederek Güneş lekelerini ve Venüs’in dönmesinde geçirdiği evreleri de duyurur
  • Bu arada kiliseye bağlı olanlar kendisiyle şiddetli bir savaşa girişir. Aristotelesçiler, inançları sarsılmasın diye onun teleskobundan gökyüzünün düzenine bile bakmazlar. Çünkü Aristoteles düzeninde gökyüzünün düzeni değişmezdir, burası yetkinliğin dünyasıdır; buradaki cisimler öncesiz-sonrasız hareketleriyle düzgün daireler çizerler.
  • Oysa Galilei, gökyüzünde de değişmelerin pekâlâ olabileceğini, güneş gibi tanrısal bir cismin lekeleri bile olduğunu gösteriyordu.
  • 22 Haziran 1633’te diz çökerek Kopernik’in sisteminin yanlış olduğunu söylemeye zorlanan Galilei ömrünün geri kalan kısmını sürekli gözetim, yalnızlık ve hastalıklar içinde geçirir. Ama bilimsel çalışmalarını yine de bırakmayan Galilei ikinci yapıtı “İki yeni bilim üzerine incelemeler”i Hollanda’da bastırır (1638).
  • Bu yapıtta geliştirilen mekanik hareket öğretisiyle düşme teorisi, modern fiziğin temeli olmuştur. Bu yapıt modern düşüncenin gelişmesinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Galilei kilise karşısında kaybetmiş görünse de asıl zafer kazanan odur. Onun mahkumiyeti bilim ideallerinin önüne geçmemiş, araştırmaları genç kuşağın ve sonra da uygar dünyanın ortak malı haline gelerek gelişmiştir.
Deney ve Mantığın Bilimde Kullanımı
  • Fakat bizim için önemli olan bu buluşların bilimsel ayrıntıları değil, Galilei’nin geliştirmiş olduğu bilimsel yöntem olacaktır.
  • Galilei’den önce skolastiğin bilimsel yöntemi tümdengelimsel çıkarım (tasım) yöntemiydi. Bu yöntem düşünlerin akışını düzenleme ve düzeltmede işe yarıyorsa da yeni bilgiye ulaştırmada verimli değildi. Galilei’nin yapacağı ilk şey yeni bilgilere ulaştıra bir yöntem geliştirmek olacaktır.
  • Bu yöntemin özelliği, deney ile matematik düşünceyi birleştirmesiydi. Duyularla kavradığımız deney araştırmanın biricik temeli olacak, bundan sonra düşünce ölçüye dayanan gözlemler ve deneyimler yaparak, fenomenler arasında bağlantılar kurarak doğayı kavrayacak ve böylelikle bizi salt deney bilgisine kalmaktan kurtarıp tanıtlanabilen bir bilime yükseltecektir.
  • Galilei’ye göre de bilimsel araştırmada tümevarım yöntemini kullanılmalıdır ama bu yöntemin mevcut haliyle sorunları vardır. Empirizmin anladığı gibi tümevarım, hiçbir zaman değeri olan bilgilere vardıramaz. Çünkü böyle bir tümevarımın tam olması için bütün hallerin gözden geçirilmesi gerekir; bu da pratikte mümkün değildir.
  • Yeni yöntemde önce doğa olayları arasındaki matematik bağıntıları belirtmek isteyen tümel karakterli bir önerme ortaya konur; bunun arkasından da tek bir hal ölçme ile çözümlenip, baştan ileriye sürülmüş olan önermenin (yasa taslağı-hipotez) doğru çıkıp çıkmadığına bakılır. Olaylar arasındaki yasayla bağlantıları belirtilen bu baştan ileri sürülmüş olan önerme, çözümleme (analiz) ve deneyim ile tek hal üzerinde doğru çıkarsa, önerme bütün haller için geçerlik kazanır. Yani tümevarım ve tümdengelim yöntemi beraber kullanılır.
  • Yalnız araştırmaya kılavuzluk edecek ana önermenin varsaydığı durum gerçekte bulunamayabilir ama Galilei bu oranlara deneyle yaklaşılabilir diyecektir. Örneğin düşme yasasına göre havasız ortamda bütün cisimler aynı hızla düşer yasasını deneyimleyecek bir ortamı bulmak zor veya imkansızdır. Yapacağımız şey elden geldiğince havasız kaplar yapmak ve nesnelerin hızını ölçmek olacak. Bu kaplarda çeşitli cisimler aynı hızla değilse bile, birbirine yaklaşan hızlarla düşüyorlarsa, önceden koyduğumuz önermemiz doğrudur ve tanıtlanmış demektir.
  • Galiei’de yasa, bir matematik oran olduğundan fenomenlerin nicelik ilintilerini bulmak esastır. Bundan dolayı her şeyi ölçmek, doğrudan doğruya ölçülemeyeni de ölçülür hale getirmek bu yöntemin önemli bir ilkesidir. Çünkü doğa bilimi gizli kuvvetler ya da büyü aramaz, nicelik ilintilerini ve özellikle de hareketin ölçü oranlarını arar. Çünkü bütün doğa bir hareketler sistemidir.
  • Bu anlayış da Aristoteles fiziğindeki hareketin formlar ve formların eğilimleri (ateş yukarı, taş aşağı hareket eder) olduğu anlayışını ortadan kaldırmış oluyor. Aristoteles hareketin “niçin” olduğunu araştırırken Galilei “nasıl” olduğunu araştırır. Bunun için de matematik bir varsayımdan (hipotez) kalkarak deneyimle kontrol eder ve tanıtlar.

Bilimsel Yöntemin Gelişmesi

  • İngiliz, deneyci filozof Francis Bacon (1561-1626) bu dönemde kurulan doğa biliminin düşüncesi ve görüşlerini çok güzel kavramış, yeni bilimin hayatı nasıl etkileyeceğini isabetli bir şekilde sezmiştir. “Bilmek, egemen olmaktır” sözüyle de yeni doğa bilimine ilişkin düşüncelerini adeta özetlemiştir. Nitekim ütopyası Nova Atlantis eserinde tasarladığı devletin başlıca dayanağı bilimdir ve toplum hayatı bilimle düzenlenir.
  • Yeni bilim ve keşifler sayesinde hayatımızda çok önemli değişiklikler gerçekleşmektedir. Filozof, Rönesans’ta Amerika’nın ve yeni denizyollarının keşfi, barutun, pusulanın ve matbaanın yol açtığı toplumsal değişiklikleri bir bir sıralar.
  • Bunların hepsi doğa bilimine, doğa güçlerine hâkim olmakla gerçekleşir ona göre. İşte çok büyük bir güç olan doğanın karşısına çıkmak için insanın elinde bir kuvvet vardır; bilgi. Doğaya egemen olmak, ancak ona boyun eğmekle, yani önce yasalarını öğrenmekle olabilir.
  • Ancak şimdiye kadar bu buluşları daha çok rastlantılarla borçluyuzdur, bundan sonraki buluşları planlı bir şekilde, onlara ulaştıracak sağlam bir yöntemle bulmalıyız.
Yeni Doğa Bilgisi Yöntemi
  • Bacon her ne kadar Galilei gibi bir bulgular yöntemi ortaya koymamış olsa da yeni bir doğa bilgisi yöntemi tasarısı ortaya koymuştur.
  • Ona göre Yunanlılar daha çok ahlak sorunlarıyla, Romalılar hukuk ile, Hristiyanlık ise ilahiyatı kendisine sorun etmişti. Bu süreçte doğa bilimi ile dolaylı bir şekilde ilgilenilmiş, ona hayatı daha iyi ve daha zengin yapabilecek bir araç gözüyle bakmamışlardı. Üstelik bu alanda yanlış yöntemler de kullanılmıştır.
  • Hayatın hemen hemen her alanında eski düşünme düşünce biçimlerinin veya skolastik düşüncenin doyurucu olmaktan uzak ve yetersiz kaldığı bir sırada, Rönesans filozofları, ortaya attıkları sorunların pek azına çözüm getirebilmiş olsalar dahi, hiç değilse geri kalanın bir sonraki yüzyılın büyük düşünce savaşları içinde çözülmesinin yolunu açtılar.
  • Şimdi yapılacak şey, elden geldiğince çok gereç toplamaktır. Bu gereçler bir defa toplandı mı, aklımız onları işlemek için kendiliğinden davranacaktır. Bu işlemlerin amacı da insan hayatını düzenlemek ve zenginleştirmektir.
Doğru Bilgiye Ulaşmayı (Araştırmayı) Engelleyen Önyargılarımız
  • Kendisine egemen olmak için doğayı tanımaya, bilmeye girişirken ilk yapılacak şey önyargılardan kendimizi kurtarmaktır. İnsan zihnindeki kuruntular ve putlar diyebileceğimiz bu ön yargılar idol’lerle yüklüdür. Bizim bu idollerin kökünü kurutmamız gerekir.
  • Bacon bu idolleri dört ana gruba ayırır:
    • Soy idolleri (idola tribus): İnsan doğasında yerleşik olan, dolayısıyla bütün insan soyu için ortaklaşa önyargılardır. Bu idoller yüzünden nesneleri kendimize benzetir, kendi ölçülerimize göre kavramaya çalışırız. Kısaca, doğayı insan biçiminde (antropomorfik) görürüz. Oysa kendi ölçümüz nesnelerin ölçüsü olamaz.
    • Mağara idolleri (idola specus): Bu idollerin kaynağı herkesin kendi doğası, kendi yapısıdır. Platon’un mağara alegorisi göz önüne bulundurularak tanımlanan bu idole göre biz bu mağaradan bakarız. Bu mağaranın içine giren ışıkla herkeste bir başka kırılır. Herkesin kendine göre yetenekleri, yetişmesi, çevresi ve tercihleri vardır.
    • Çarşı idolleri (idola fori): Bunların kaynağı dildir. Gelmiş geçmiş çağların görüşleri dilde kalıplaşmışlardır; bu dil kalıpları bizim için birer önyargı olmuşlardır. Hele Skolastik dilin olmayan nesneler için sözcülerinin var olması gibi, deney dünyasını bütün genişliği ile kucaklayacak sözcüklerimizin eksikliği salt sözcükler üzerinde sonu gelmeyen çekişmeler yaratıyor.
    • Tiyatro idolleri (idola theatri): Bunlar eski teorilere bağlanmaktan, otoritelere inanmaktan doğarlar. Otoritelere inanarak yanılmalarda saplanıp kalacağımıza kendimize inanmaya, kendi görüp denediğimiz şeylere güvenmeye çalışmalıyız. İşte yolumuzdaki bu engelleri kaldırdıktan sonra doğaya öğrenmeye girişebiliriz.
  • Tümevarım yöntemini de geliştiren Bacon, modern mantığın başında bulunan bir düşünür olur. Aristoteles’in dedüktif mantığı tanıtlamanın formalarını bulmak ihtiyacından doğmuştu, bu mantık bir tanıtlama ve çürütme sanatı idi. Ortaçağ bu mantığı bir tartışma tekniği biçimine sokmuştu. Bacon bu mantığın tek yanlılığını görmüş, bir araştırma mantığı bulmak istemiştir. Bununla da Rönesans’ın beri duyduğumuz yeni bilgilere varmak amacını gerçekleştirmek istemiştir. Bacon’da yöntem bu bakımdan tam bir olgunluğa erişmiştir.
KAYNAKLAR:

Felsefe Tarihi - Macit Gökberk
Felsefe Tarihi - Alfred Weber
Programda bahsettiğim deney Ligo Kütleçekimsel Dalgalar Deneyi. 
Dinlemek için buradan devam edebilirsiniz.

Etiketler:.

Rate it
Önceki bölüm

Yorumlar

Henüz yorum yapılmadı.

Bir Yorum Yazın

Mail adresiniz burada gösterilmeyecektir. Zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.